KÜRTAJ NEDİR?

Kürtaj(rahim tahliyesi), istenmeyen bir gebeliğin,gebe kadının isteği veya sağlık sorunları nedeniyle sonlandırılmasıdır. Kürtaj,10. gebelik haftasına kadar uygulanabilir. Gebelik 10 haftanın üzerinde ise kürtaj uygulaması yasal değildir.Ve resmi kurumlarda yapılamaz.Ancak zorunluluk varsa (bebek veya annenin sağlık sorunları..)gebeliğin her döneminde sonlandırılabilir.

Nasıl uygulanır?

Önce ultrason da gebelik haftası ve rahim içindeki yerleşim belirlenir.Daha sonra kararlaştırılan anestezi uygulanır.Kürtaj,lokal ya da genel anestezi altında yapılabilir. Lokal anestezide sadece rahim ağzı uyuşturulur, hasta uyanıktır ve operasyon sırasında çok hafif bir ağrı hissedilebilir. Genel anestezide ise hasta,kolundan yapılan bir iğne ile uyutulur ve operasyon boyunca hiçbirşey hissetmez.
Anestezi uygulamasından sonra özel bir aletle vajina açılarak,rahim ağzı dahil dezenfekte edilir,yine özel aletlerle rahim ağzı gebelik haftasına uygunşekilde genişletilir. Ve bir enjektör yardımıyla rahim tamamen temizlenene kadar vakumla çekilir.

Riskleri Nelerdir?

Kürtaj cerrahi bir müdahaledir. Ama tecrübeli kişiler tarafından uygulandığı takdirde riskler yok denecek kadar azdır.Nadir de olsa oluşabilecek problemler:

• Gebeliğin tam olarak tahliye edilememesi veya içeride parça kalması.
• Rahim ve barsak delinmesi.
• Enfeksiyonlar.
• Rahim içi dokunun hasar görmesi.

ÇEŞİTLİ ÜLKELERDE RAHİM TAHLİYESİ İLE İLGİLİ UYGULAMALAR

Ülkemizde 27 Mayıs 1983’de 83/7395 no.lu karar ile yasallaştırılan rahim tahliyesi, dünya geneline bakılırsa bazı ülkelerde daha önceden yasallaştırılmış, bir kısmında halen yasallaştırılmamıştır. Ancak, yasallaştırılmış pek çok ülkede halen kanun sınırlarının dışında uygulamalar olmakta ve kadın sağlığı ciddi tehlikelere sokulmaktadır.

Rahim tahliyesi, yüzyıllar boyunca sosyal ve politik tartışmalara yol açmış bir tarihe sahiptir. Batı dünyasında, Hippokrat’ın döneminden beri, Hıristıyan Kilisesi’nin de etkisiyle değişik zamanlarda rahim tahliyesi sık sık sorun olarak gündeme gelmiş; doğu’da ise, örneğin Hindistan’da İngiltere’nin etkisi dışında devlet ve din kuruluşları rahim tahliyesini kişinin kendi sorunu olarak görmekte ve kararı toplumun kendisine bırakmaktadır.

Ülkeleri tek tek rahim tahliyesi konusunda incelersek, Amerika Birleşik Devletleri’nde 1966 ila 1969 yılları arasında Kaliforniya dahil olmak üzere 11 eyalette rahim tahliyesi ile ilgili yasalar çıkartılmış; 1970’de New York Eyaleti’nde, 1970 ila 1973 arasında da diğer eyaletlerde rahim tahliyesi yasallaştırıldıktan sonra yapılan çalışmalarda, 1972 yılında 586.760 yasal rahim tahliyesi ile üç yıl öncesine göre 20 kat daha fazla işlem gerçekleştirilmiştir. 1980’de bu rakam 1.6 milyona ulaşmıştır. Yasallaşma öncesi ise, uzmanların 1950li yıllarla ilgili topladıkları veri sonuçlarına göre yılda yasadışı 200.000 ila 1.200.000 arası rahim tahliyesi yapılmakta idi.

Amerika Birleşik Devletleri’nde rahim tahliyesinin yasallaşması sonrası yapılan istatistiksel çalışmalarda, beyaz olmayan kadınlarda % 23’den % 44’e, evli olmayan kadınlar arasında % 70’den % 81’e yasal rahim tahliyesinde artış gözlenmiştir. Yasallaştırma sonrası, kadınların (% 90’ından fazlasının) kendi evlerinin daha yakınlarınındaki hastanelerde işlemi gerçekleştirdikleri belirlenmiştir. Aynı zamanda, yasallaştırma öncesine göre, kadınların eskiye oranla ( 13. hamilelik haftası ve sonrası) daha erken (8. hamilelik haftası ve öncesi) rahim tahliyesi kararı vererek işlemi uygulattırdıkları ve dolayısıyla daha az tahliye sonrası komplikasyonları ile karşılaşıldığı saptanmıştır.

Bu dönem içinde, aile planlaması, rutin jinekolojik işlemlerin de yapıldığı serbest klinikler kurularak rahim tahliyesi işlemi büyük hastanelerden bu küçük kliniklere aktarılarak ekonomik olarak da kazanç sağlanmıştır. Bir diğer ekonomik karlılık ise, yasallaştırma sonrası, olması gerekenşartlarda uygulanan rahim tahliyeleri sonrası komplikasyonların, dolayısıyla ek maliyetlerin azalması sonucudur.

Rahim tahliyesi yasasından sonra yapılan çalışmalara hukuk açısından bakarsak, Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl uygulanan yaklaşık 1.5 milyon tahliye sonrası 500 obstetrik ve jinekolojik malpraktisşikayeti – ki bu rakam toplamın yaklaşık % 5’idir – olmuştur (1991 yılının sonuçları).

Olgular, eksik tanı, kalifiye personel eksikliği, standartın altında uygulamalar ve takip bakımının eksikliği gibi durumlardır. Örneğin, 1984 yılında bir ayaktan tedavi kliniğinde tahliye sonrası rahim yırtılması olan hastanın rahmi dikildikten sonra 2 gün klinikte tutulması ve sonrasında taburcu edilmesi, ardından karın iltihaplanması nedeniyle durumu ağırlaşması ve hastaneye kaldırılarak rahmi alınması olgusu, bir malpraktis davası olarak Kolombiya Bölge mahkemesinde incelenmiş ve ilgili hekim, hem bir ayaktan tedavi kliniğinde hastayı 2 gece yatırdığı hem de büyük bir hastaneye gitmesinde 2 gün gecikmeye neden olduğu için cezalandırılmıştır.

Başka bir olguda ise, Pensilvanya’da yapılan bir rahim tahliyesi sonucunda fetusun tam olarak alınıp alınmadığına dair kendi kayıtlarında bile netlik olmayan bir hekimin, hastayı tahliye sonrası takip etmemesi sonucu gelişen septik abortus veşok geçirme vakasıdır.Bu olguda ise, hekimin işlem sonrasındaki takibinin eksik olması cezalandırılmasına neden olmuştur.

1986’da İndiana’daki 24 yaşındaki çocuksuz bir bayan ise, yalnış teşhiş ve hatalı işlem sonucu rahmini kaybettiği için açtığı dava sonucu 100.000 dolar kazanmıştır.

Avrupa ülkelerine bakarsak farklı uygulamalarla karşılaşıyoruz. İrlanda ve Malta’da rahim tahliyesi kesinlikle yasakken, Polonya’da sadece “kadının hayatını kurtarmak ya da fiziksel sağlığını korumak” için yapılmasına izin vardır. “Kadının akıl sağlığını korumak” amacıyla Kuzey İrlanda, Portekiz, İspanya ve İsviçre’de rahim tahliyesine izin verilmiştir. Sosyoekonomik nedenlerden dolayı, Finlandiya, İngiltere ve Macaristan’da rahim tahliyesine izin vardır. Diğer Avrupa ülkelerinde ise, ihtiyaca, isteğe göre izin verilmektedir.

Doğu Avrupa en yüksek rahim tahliyesi oranlarına sahipken (ör. Romanya’da 15– 44 yaş arası kadınlarda 1000’de 78), Batı Avrupa’da oran düşüktür (ör. Hollanda’da 1000’de 6.5). Bu farklılık, doğum kontrol yöntemlerine ulaşabilme ve onların kullanılması ile ilişkilidir. 1978’de rahim tahliyesinin yasallaştığı İtalya’da ise, diğer Avrupa ülkelerinden farklı olarak, işlemi uygulatan kadınların genelikle yaşlı, birçok kez evlenmiş ve çocuk sahibi oldukları saptanmıştır.

Dünyanın daha az gelişmiş bölgelerindeki ülkelerinde yapılan çalışmalarda, özelilkle sosyoekonomik durumun rahim tahliyesine yaklaşımı etkilediği gösterilmiştir. Mozambik, Zambiya ve Güney Afrika gibi ülkelerde rahim tahliyesinin yasallaşmasına rağmen, kadınların yetersiz sayıdaki ilgili sağlık merkezlerine ulaşımlarındaki zorluk nedeniyle halk arasında uygulanan metodları kullanmaya devam ettikleri belirlenmiştir.

Güney Amerika’da da halk arasında kullanılan metodlara rağbet fazladır ve rahim tahliyesinin yasak olduğu Brezilya’da her 3 ila 5 kadından biri uyguladığı metod sonrası hastaneye kaldırılmaktadır.

Hindistan’da, aile planlaması çerçevesinde 1972 yılında rahim tahliyesi yasallaştırılmıştır. Ancak yasallaştırılmasına rağmen, Dünya Sağlık Teşkilatı’nın (DSÖ) bildirimlerine göre, 1989 yılında Hindistan’da gerçekleşen 5.3 milyon rahim tahliyesinin 4.7 milyonu güvensiz olarak belirlenmiştir.

Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre genel olarak her yıl yaklaşık 210 milyon kadın hamile kalmaktadır. Bu gebeliklerin yarıya yakını canlı doğumla, yüzde 22’si isteyerek düşükle sonuçlanmaktadır. Dünyada her yıl yaklaşık 46 milyon kadın da kürtaj olmaktadır. 20 milyona yakını sağlıksız kürtajla hayatını riske atarken, içlerinden 80 bini yaşamını yitirmektedir. Bu durumun sebebi bir ölçüde birçok ülke insanının aile planlamasından hâlâ habersiz olmasıdır. Doğum kontrol yöntemleri bilinmemekte, bilinse de uygulanmıyor olması ve pek çok ülkede kürtajın yasal olmamasıdır. Yasal olmadığı için de kadınlar sağlıksız koşullarda, ilkel yöntemlerle düşük yapmak zorunda kalmasıdır.

Kürtaj, dünyanın belki de en hassas ve en tartışılan konularından biri olmuştur.. Bu konuda karşıt görüşler ne bir fikir birliğine varabilmiş ne de ortak bir yol bulunabilmiştir. Örneğin, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde bütün dünya devletleri bir araya gelmiş ve ‘anne karnındaki çocuğun’ hakları masaya yatırılmıştır. Ancak ilginçtir ki, ‘anne karnındaki çocuğun’ bütün dünya devletlerince korunacak hakları, sırf bu kürtaj konusunda bir anlaşma sağlanamadığı için hiç düzenlenememiş ve çözümsüz bırakılmıştır. Aslında, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde ‘anne karnındaki çocuğu’ koruyacak düzenleme öngörüldü. Fakat kürtaj konusunda anlaşmaya varılamayınca, sırf anlaşmanın geri kalan bölümünü kurtarabilmek için bu düzenleme feda edilmiştir. Bu bile sorunun ne denli geniş olduğunu göstermektedir.

Rahim tahliyesi, Hippokrat döneminden başlayan tarihine çeşitli dünya ülkelerinde daha uzun süreler tartışmalarla devam edecektir.

TÜRKİYE’DE RAHİM TAHLİYESİ İLE İLGİLİ UYGULAMALAR

Rahim tahliyesi ile ilgili kanun Ülkemizde 27 Mayıs 1983 tarihli 18059 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu kanunun amacı, nüfus planlaması esaslarını, gebeliğin sona erdirilmesi ve sterilizasyon( bir erkek veya kadının çocuk yapma kabiliyetinin cinsi ihtiyaçlarını tatmine mani olmadan izalesi için yapılan müdahale) ameliyatlarını, acil müdahale halleri ile gebeliği önleyici ilaç ve araçların temin, imal ve saptanmasına ilişkin hususları düzenlemektir.Bu kanun şu hususları içermektedir:

Nüfus Planlaması: Madde 2.’ye göre nüfus planlaması, fertlerin istedikleri sayıda ve istedikleri zaman çocuk sahibi olmaları demektir.Devlet, nüfus planlamasının öğretimi ile uygulamasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır. Nüfus planlaması gebeliği önleyici tedbirlerle sağlanır.Gebeliğin sona erdirilmesi ve sterilizasyon, Devletin gözetimi ve denetimi altında yapılır.Bu kanunun öngördüğü haller dışında gebelik sona erdirilemez ve sterilizasyon veya kastrasyon ameliyatı yapılamaz.

Gebeliğin Sona Erdirilmesi : Madde 5.’e göre gebeliğin onuncu haftası doluncaya kadar annenin sağlığı açısından tıbbi sakınca olmadığı takdirde istek üzerine rahim tahliye edilir.

Gebelik süresi, on haftadan fazla ise rahim ancak gebelik, annenin hayatını tehdit ettiği veya edeceği veya doğacak çocuk ile onu takip edecek nesiller için ağır maluliyete neden olacağı hallerde doğum ve kadın hastalıkları uzmanı ve ilgili daldan bir uzmanın objektif bulgulara dayanan gerekçeli raporları ile tahliye edilir.

Derhal müdahale edilmediği takdirde hayatı veya hayati organlardan birisini tehdit eden acil hallerde durumu tespit eden yetkili hekim tarafından gerekli müdahale yapılarak rahim tahliye edilir.

Gebeliğin Sona Erdirilmesinde İzin: Madde 6.’ya göre 5. maddede belirtilen müdahale, gebe kadının iznine, küçüklerde küçüğün rızası ile velinin iznine, vesayet altında bulunup da reşit veya mümeyyiz olmayan kişilerde reşit olmayan kişinin ve vasinin rızası ile birlikte sulh hakiminin izin vermesine bağlıdır. Ancak akıl veşuur dengesi yerinde olmayan gebe kadın hakkında rahim tahliyesi için kendi rızası aranmaz. 4. maddenin ikinci ve 5. maddenin birinci fıkralarında belirtilen ve rızaları aranılacak kişiler evli iseler, sterilizasyon veya rahim tahliyesi için eşin de rızası gerekir.Veli veya sulh mahkemesinden izin alma zamana ihtiyaç gösterdiği ve derhal müdahale edilmediği takdirde hayatı veya hayati organlardan birisini tehdit eden acil hallerde izinşart değildir.

Değiştirilen Kanun hükümleri:

Ülkemizde TCK(Temel Ceza Kanunları) 2005 yılı Nisan ayı itibariyle geçiş dönemi yaşayacaktı fakat tam olarak düzenleme yapılmadığı için 2005 Temmuz ayına ertelenmiştir. TCK’da rahim tahliyesi ile ilgili yapılması ön görülen değişiklikler aşağıda belirtilmiştir.

Çocuk Düşürme ve Düşürtme Cürümleri:

TCK’da belirtilen Madde 468.’e göre bir kadının rızası olmaksızın çocuğunu düşürten kimseye yedi yıldan oniki yıla kadar ağır hapis cezası verilir.

Gebelik süresi on haftadan fazla olan bir kadınının rızasıyla tıbbi nedenler mevcut olmadan çocuğunu düşürten kimseye iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. Çocuğunu düşürmeye rıza gösteren kadına da aynı ceza verilir.

Birinci fıkrada yazılı fiil ; kadının ölümüne neden olmuşsa, faile onbeş yıldan yirmi yıla ve bedeni bir zarara neden olmuşsa sekiz yıldan oniki yıla kadar ağır hapis cezası verilir.

İkinci fıkrada yazılı fiil ; kadının ölümüne neden olmuşsa, Faile beş yıldan oniki yıla ve bedeni bir zarara neden olmuşsa üç yıldan sekiz yıla kadar ağır hapis cezası verilir.

Gebe sanılan bir kadın üzerinde rızası olmaksızın çocuk düşürme amacıyla bazı fiillerde bulunan kimse kadının ölümüne veya bedeni zararına sebep olmuşsa 452’nci ve 456’ncı maddeler hükümlerine göre cezalandırılır.

YTCK (Yeni Temel Ceza Kanunu) Madde 99 (Çocuk düşürtme)şeklinde değiştirilen bu maddeşunları içermektedir: (1) Rızası olmaksızın bir kadının çocuğunu düşürten kişi, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Tıbbi zorunluluk bulunmadığı halde, rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftadan fazla olan bir kadının çocuğunu düşürten kişi iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu durumda, çocuğun düşürtülmesine rıza gösteren kadın hakkında bir yıla kadar hapis veya adli para cezası verilir.

(3) Birinci fıkrada yazılı fiil kadının beden veya ruh sağlığı bakımından bir zarara uğramasına neden olmuşsa, kişi altı yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır;fiilin kadının ölümüne neden olması halinde, onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(4) İkinci fıkrada yazılı fiil kadının beden veya ruh sağlığı bakımından bir zarara uğramasına neden olmuşsa, kişi üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır;fiil kadının ölümüne neden olmuşsa dört yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.

(5) Rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftayı doldurmamış olan bir kadının çocuğunun yetkili olmayan bir kişi tarafından düşürülmesi halinde;iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan diğer fiiller yetkili olmayan bir kişi tarafından işlendiği taktirde, bu fıkralara göre verilecek ceza, yarı oranında arttırılarak hükmolunur.

(6) Kadının mağduru olduğu bir suç sonucu gebe kalması halinde, süresi yirmi haftadan fazla olmamak ve kadının rızası olmak koşuluyla, gebeliği sona erdirene ceza verilmez. Ancak bunun için gebeliğin uzman hekimler tarafından hastane ortamında sona erdirilmesi gerekir.

TCK’da belirtilen Madde 469’a göre gebelik süresi on haftadan fazla olan çocuğunu isteyerek düşüren kadına bir yıldan dört yıla kadar ağır hapis cezası verilir.

YTCK (Yeni Temel Ceza Kanunu) Madde 100 (Çocuk düşürme)şeklinde değiştirilen bu madde gebelik süresi on haftadan fazla olan çocuğunu isteyerek düşüren kadına bir yıla kadar hapis veya para cezası veriyor.

Türkiye’de 1983 yılında kabul edilen Nüfus Planlaması Yasası ile kadınlara sağlıklı bir ortamda gebeliklerini sonlandırma hakkı tanınması ile hastane ve sağlık kuruluşları da bu hizmeti sunmakla görevlendirildi. Her 5 yılda bir yapılan nüfus ve sağlık araştırmaları, tanınan bu hakkın ardından kürtaj sayısında büyük bir artışın göze çarptığını, ancak bu oranın hafif de olsa her yıl sürekli olarak azaldığını gösteriyor. Örneğin en az bir kez isteyerek düşük yapan kadınların oranı yüzde 28’lerden yüzde 26’lara düşmüş bulunuyor.

İsteyerek düşük hızları bölgeler arasında da farklılık gösteriyor. Kürtaj oranının en yüksek olduğu bölge yüzde 31 ile Batı Anadolu, en düşük olduğu bölge ise yüzde 18 ile Doğu Anadolu. Yerleşim yeri de gebeliğe son verme davranışını etkiliyor. Kentsel alanda yüzde 30 olan bu oran kırsal bölgede yüzde 20’ye düşüyor.

Bu sonuçları kürtaj yapmaya yetkili sağlık kuruluşlarının yalnızca kentsel alanlarda bulunması ile de açıklamak mümkün. Kadın yaşlandıkça düşük oranı da artıyor. 15-19 yaş grubunda yüzde 6, 20-24 yaş grubunda yüzde 7, 25-29 yaş grubunda yüzde 20, 30-34 yaş grubunda yüzde 27, 35-44 yaş grubunda yüzde 38 ve 45-49 yaş grubunda yüzde 42. Bu rakamları kadınların eğitim düzeyi de etkiliyor. Eğitim düzeyinin artması ile birlikte hiç düşük yapmayan kadınların oranı azalırken hiç gebeliği olmayan kadınların sayısı da artıyor.

ÇOCUK DÜŞÜRME VE DÜŞÜRTME SUÇLARININ TÜRK CEZA KANUNU TASARISINA GÖRE GENEL DEĞERLENDİRİLMESİ

Türk Ceza Kanun tasarısında tıbbi nedenler olmaksızın gebeliğe isteğe bağlı son verme süresi, on haftadan on iki haftaya çıkartılmak istenmekte ve çocuk düşürme ile ilgili suçlar olabildiğince azaltılmaktadır. Bu bölümde, ceninin anne karnındaki gelişimi, çocuk düşürme ile ilgili yasal düzenleme, korunan hukuki yarar, yabancı hukukların konuya bakışı, konunun tıbbi açıdan değerlendirilmesi konularından bahsedeceğiz.

CENİNİN ANNE KARNINDAKİ GELİŞİMİ:Cenin, döllenmeden itibaren cinsiyeti belirlenmiş, genetik kodlanması tamamlanmış, anne babadan gelen 46 kromozoma sahip bir varlıktır. Döllenmeyle beraber bebeğin cinsiyeti ve kişinin sahip olacağı saçı, göz rengi ayakkabı büyüklüğüne varana kadar pek çok özellikleri belirlenmiştir. 6. haftada canlanma başlar ve Elektroansefaloramla ceninin beyin dalgaları gösterilebilir. Günümüzde insan hayatının sona ermesine, beyin dalgalarını olmaması ile karar verilmektedir. Bu noktada insan hayatının başladığına da aynı yöntemle karar vermek mümkündür. Ceninin kalbi 22 günlükken atmaya başlamıştır. Bu safhada ceninin uzuvları belirginleşmeye başlamıştır. 8 haftada, kollar ve bacaklar uzar ve yüz artık insan yüzüne benzer. 8 haftalık ceninin hareketlerini ultrasonda izlenebilir ve baş parmağını emerken görülebilir. 8 haftalık bebek ağrıyı hissedebilir. Döllenmeden 8 hafta 2 gün sonra bebeğin elektrokardiogramı alınabilir ve kalp sesleri dinlenebilir. 10 haftalık bir ceninin tüm vücudu, parmak izine varana kadar gelişmiştir. 12 hafta sonunda cenin organların gelişimi tamamlanmış, parmağına kadar herşey oluşmuştur. Bu tarihten sonra organları gelişmez, sadece ebatları büyür. Zaman, sadece olgunluk farkına neden olur. 12 haftalık bebeğin cinsiyeti tespit edilebilir. 1970’lerde yapılan deneylerde ceninin 12 haftadan sonra ağrıyı hissettiği dokunmaya, ışığa, sıcağa ve gürültüye hassas oldukları ifade edilmektedir. Anne karnındaki bir ceninin annesi uyuduğunda uyuduğu, hareket ettiğinde uyandığı yani işitebildiği ifade edilmiştir. Tıptaki yeni gelişmeler vasıtasıyla bebeğin anne karnında gülümsediğini ultrasonda görülmektedir. 22 haftalık cenin, günümüzşartlarında tıbbi yardımların desteği ile yaşayabileceği, fiziksel ve fonksiyonel olgunluğa erişmiştir. 21 hafta 2 gün, erken doğan bebeklerin anne karnı dışında tüm tıbbi yardımlarının desteği ile yaşayabilecekleri en alt sınırdır. Bu surette aşamalarını haftalık olarak ifade ettiğimiz ceninin, henüz anne karnında dahi olsa, canlı olduğunu ve büyüdüğünü beyan etmek gerekmektedir. Hangi aşamada olursa olsun çocuk düşürme, canlı fakat henüz tamamlanmamış bir varlığa yönelmiş bir saldırı olarak görülmektedir.

CENİNE KARŞI GERÇEKLEŞTİRİLMESİ HUKUKA AYKIRI OLAN FİİLLER : Anayasanın 12/1 maddesinde kişinin kişiliğine bağlı, dokunulamaz, devredilemez, vazgeçilemez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu açıklanmıştır. Anayasa’nın 17. maddesine göre, fertler yaşama, maddi, manevi varlıklarını geliştirme hakkına sahiptirler. Kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz. Anayasanın 56. Maddesi,

“ Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir…. Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler” diyerek devletin bu alandaki sorumluluğuna dikkati çekmekte ve bazı düzenlemelerin tek elden yapılması gerektiğini vurgulamaktadır. Doğum sonrası temel haklara sahip olduğu kabul edilen ceninin, doğmadan önce annenin tasarrufunda bırakmak hukuk ilkeleri ile çelişmektedir. Aslında ceninin hukuken korunması, kadının gebe kalması ile başlamaktadır. Cenin oluştuğu andan itibaren yasal korunma başlar ve hukuka aykırı fiiller cezalandırmanın kapsamı içine girer. Medeni Hukukumuz ceninin haklarını korumaktadır. 28/2 fıkra “çocuk hak ehliyetini, sağ doğmak koşulu ile, ana rahmine düştüğü andan itibaren başlayarak elde eder”şeklindedir. Kanun, sağ doğmakşartı ile ana rahmine düştüğü andan itibaren koruma altına almaktadır. Her cenin sağ ve sağlıklı doğmaya programlanmıştır. Ceninin sağ doğmasını engelleyen herhangi bir fiil (gerekli olan tedavinin cenine yapılmaması veya yapılmaması gereken bir tedavinin yapılması) söz konusu ise, yine ceninin sağ doğma hakkı elinden alınarak, anayasal ya da medeni haklardan istifadesi engellenmiş olmaktadır. Medeni Kanun 582. madde “Cenin sağ doğmak koşulu ile mirasçı olur. Ölü doğan çocuk mirasçı olmaz”şeklindedir. Hatta 643. madde “Mirasın açıldığı tarihte, mirasçı olabilecek bir cenin varsa, paylaşma doğuma kadar ertelenir” . hükmünü içermektedir. Kanunda cenin ifadesi açıkça geçmekte ve daha doğmadan mirasçı olmaktadır. Borçlar Kanunu madde 45’e göre: “Cenin, ana karnında iken babası herhangi birşekilde öldürülür ise; doğduktan sonra, babasının desteğinden mahrum kaldığından bahisle, sorumlu kişiye karşı dava açabilir. Bu dava elbette tazminat davası olacak ve bir temsilci vasıtası ile açılacaktır.” Cenin daha doğmadan bir temsilci vasıtası ile bazı haklara sahip olmaktadır. Yine Borçlar Kanunu madde 111’e göre: “Ana rahmindeki çocuğa, daha o doğmadan her türlü bağış….” yapılabilmektedir. Anayasal ve kanuni hak ve sorumluluklar, böylece dikkate alındığında, görülmektedir ki; cenin daha ana rahmine düştüğü andan doğumuna kadar olan süre içinde, her türlü birey hakkına sahip olmakta ve koruma altına alınmaktadır. Cenin daha doğmamış, dolayısı ile birşahsiyet ya da birey özelliğini kazanmamış olsa da temel haklara sahip bir varlıktır. Dolayısı ile, ceninin ya da doğmamış bebeğin hakları vardır ve buna herkes saygı göstermek zorunluluğundadır. Buna rağmen 27/05/1983 tarihli Nüfus Planlaması Kanunun 5. maddesine göre, gebeliğin onuncu haftası dolana kadar annenin sağlığı açısından tıbbi bir sakınca olmadığı takdirde istek üzerine rahim tahliye edilir. Aynı durum18/12/1983 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan “Rahim Tahliyesi Ve Sterilizasyon Hizmetlerinin Yürütülmesi Ve Denetlenmesine İlişkin Tüzüğün” 3. maddesinde tekrarlanmıştır. Türk Ceza Kanununda, Nüfus Planlaması Hakkında Kanunu paralelinde 10 hafta dolana kadar tıbbi gerekçeler olmaksızın çocuk düşürme suç olmamaktadır. Yeni yasama döneminde yasalaşması planlanan tasarı ise, bu süreyi 12 haftaya çıkartmakta ve çocuk düşürmeye ilişkin suçların cezasını oldukça hafif düzenlemektedir. Tıbbi nedenlerle zaten istenmeyen gebeliğe son verilmesinde ihtilaf bulunmamaktadır. Zaten gebeliğin annenin hayatını tehdit etmesi veya edeceği durumlarda yada doğacak çocuk ile onu takip edecek nesiller için ağır maluliyete neden olacağı hallerde, zaten gebelik süresine bakılmaksızın rahim tahliye edilmektedir. Cenin nedeniyle annenin sağlığının tehlikeye atılması önlenmesi gereken bir durumdur. Fakat istatistiklere göre, mevcut çocuk düşürme fiillerinin sadece %1’ini tecavüz yada anne ve çocuk sağlığı gibi sebeplerle gerçekleşmekte, %99’u ise fazla çocuk istememek düşüncesinden kaynaklanmaktadır. İstenmeyen bir gebelik kolayca sonlandırılabilmektedir. Yılda yaklaşık 500 bin çocuk alınmakta, 100 bin kişiden sadece dördü hakkında ceza davası açılabilmektedir. Zira mevcut yasal düzenleme uyarınca, fiili olarak ceza verilme ihtimali bulunmamaktadır. Ceninin haklarını koruyacak üç koruma mekanizması vardır: 1) Resmi otoriteler, 2) Aile yani anne ve baba, 3) Muayeneyi yapan hekim. Hukuki açıdan koruyucu mekanizma kanun koyucudur. Kanun koyucu ise bu görevini, kanuni düzenlemeler ile, toplum sağlığının en üst düzeyde tutulmasını ve buna uygun organizasyonların uygulamaya konulmasını sağlamakla yapmaktadır ya da yapmalıdır. Buna, toplumun bilgilendirilmesi, koruyucu hizmetler, tarama programları, hizmet birimlerinin en üst düzeyde ve son gelişmeler ışığında düzenlenmesi dahildir. Türkiye Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ve Türk Ceza Kanunu 10 haftalık bebekler isteğe bağlı alınabilmektedir. Aslında bir kere çocuk alındıktan sonra gebeliğin on haftayı aşıp aşmadığın&#