SEYAHAT VE TATİL HASTALIKLARINA DİKKAT!

Yaz mevsiminin gelmesiyle birlikte herkesi bir tatil telaşı alıyor. İşte bu telaş zaman zaman tatilcilere bazı hastalıklarla karşılaşabilecekleri riskini unutturuyor.

Seyahat süresinde veya sonrasında tatilcilerin besin zehirlenmesi, turist ishali, kolera, tifo, sarılık, sıtma, sarı humma, zatürre gibi hastlıklara yakalanmaları sözkonusu… Bu hastalıkların gelişmesinde seyahat şeklinin, bölgenin mikrobik yapısının ve doğa koşullarının önemli rol oynadığını belirten Bayındır Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Aslı KARADEMİR tatilcieri uyarıyor….

HAVUZDAN YA DA DENİZDEN BULAŞABİLECEK HASTALIKLAR

Yüzme havuzları bir çok kişinin ortak kullanım alanı. İnsan çıkartıları fetal materyal ile kontamine olur (kirlenir). Birçok bakteri, virüs ve parazit bu kirliliği yaratır. E.Coli 0157:H7, Cryptosporidium, Giardia, Şhigella gibi suya karışan mikroplar suyun yutulması ile bireylerde ishal tablosu oluşturur. Ayrıca havuzlardaki klor, kimyasal konjonktivit dediğimiz göz infeksiyonuna neden olur.

Irmaklar ve denizler, karışan lağım suları, artıklar ve insan çıkartıları ile kirlenir. İshal, solunum sistemi infeksiyonları, kulak göz ve cilt infeksiyonları gözlenir. Mavi yeşil olgular fetal (Ölümcül) toksinlere sahiptir. Ayrıca Leptospira denen bir mikrop potansiyel ölümle seyredebilen Weil hastalığına neden olur.

BU HASTALIKLARDAN NASIL KORUNABİLİRİZ ? TEDAVİ YOLLARI NELERDİR?

Havuz ve deniz ortamlarının mümkün oldukça temiz olması önemli.

Durgun ve kirli sularda, yüzeyi köpüklü ve yeşil görünümde olan denizde yüzülmemeli.

Suya atlarken burun tutulmalı veya tıkaç kullanılmalı.

Havuz ve deniz suyu yutulmamalı.

Ciltte sıyrık ve kesik alanları varsa, yüzme sonrasında temiz su ve sabunla yıkanmalı.

Kulak infeksiyonlarını önlemek için kulak tıpaları takılmalı.

Göz infeksiyonlarını önlemede sualtı gözlüğü veya maskeleri kullanılmalı.

Lağım karışan alanlara yakın bölgelerde ve şiddetli yağmurlar sonrasında yüzülmemeli.

Gelişebilecek ishal, solunum sistemi, cilt, kulak ve göz infeksiyonlarının tedavileri konunun ilgili uzmanlarına danışılarak yapılmalı.

Lejyoner Hastalığı

LEJYONER HASTALIĞI NEDİR? NASIL OLUŞUR?

Lejyoner hastalığı, Legionella pneumophila adlı bakterinin neden olduğu bir akciğer infeksiyonu (zatüerre) olup, 1976 yılında Philadelphia’da bir otelde Amerikan Lejyonerlerinin toplantısına katılanlarda bir salgın olarak gelişmiş. İzole edilen bakteri, lejyonerlerin anısına Legionella Pneumophila olarak adlandırılmış. Bu bakteri doğada göller, nehirler ve akarsular gibi yüzey sularında, termal su banyoları ve çamurların normal florasında bulunur. Doğadaki ortamlardan şehir şebeke suyuna karışabilir. Bu nedenle binaların su tanklarında, air-condition sistemi soğutma kulelerinde, duş başlığı ve musluklarda çöken kireç tabakalarına yerleşebilir. Sudaki bu bakterilerin solunum sistemiyle akciğerlere ulaşması sonucunda infeksiyon gelişir.

LEJYONER HASTALIĞININ ORTAYA ÇIKIŞ SEBEPLERİ NELERDİR?

Bağışıklık sistemi normal olan bireylerde Lejyoner hastalığı genellikle gelişmez. Bazı risk faktörleri ile vücut direnci zayıflıyorsa bu hastalık görülebilir.

Bu faktörler ;

Yaşın 50’nin üzerinde olması.

Sigara içiciliği.

Alkol bağımlığı.

Bağışıklık sisteminin baskılandığı durumlar.(Kanser tedavisi, steroid tedavisi, organ ve doku nakli yapılmış olması)

Kronik akciğer hastalığının bulunması.

LEJYONER HASTALIĞININ BELİRTİLERİ NELERDİR? NASIL TEDAVİ EDİLİR?

Bu hastalığın belirtileri bakteri alındıktan 2-10 gün sonra ortaya çıkar. Ani başlar. Öncelikle halsizlik, yorgunluk ile başlayan şikayetlere ateş, öksürük, göğüs ağrısı ve nefes darlığı eklenir. Genelde başlangıçta balgam çıkışı olmaz. Bulantı, kusma karın ağrısı ve yaygın kas eklem ağrıları olur. Bazı hastalarda dalgınlık, huzursuzluk, bilinç bulanıklığı ve koma ile seyredebilir.

Uygun antibiyotik tedavisi ile bağışıklık sistemini baskılayan bir hastalık yoksa tam iyileşme olur. En az iki hafta olmak üzere, 3 haftalık antibiyotik tedavisi gereklidir. Bağışıklık sisteminin baskılandığı durumlar, uygun ve yeterli sürede antibiyotik kullanılmaması, komplikasyonları arttırabilir ve hastalık ölümle sonuçlanabilir.

Hepatit A

HEPATİT A NASIL BULAŞIR?

Hepatit A, insan dışkısı, lağım suları ile kirlenmiş (Kontamine olmuş) suların içilmesi ve bu sularla yıkanmış yiyeceklerin tüketilmesi ile bulaşır.

Hastalığı aktif olarak geçiren bireylerde kısa süreli kanda bulunduğu bir dönem vardır. O dönemde hastadan sağlıklı bireylere kan transfüzyonu yapılırsa bulaşabilir.

HEPATİT A’NIN GÖRÜLME SIKLIĞI VE BELİRTİLERİ NELERDİR?

Sosyoekonomik düzeyi düşük olan toplumlarda hastalık çocukluk çağında geçirilirken, gelişmiş toplumlarda ileri yaşlara kayar.

Sosyoekonomik düzey düşük ise, 5 yaşına kadar çocukların %90’ından fazlası infeksiyonu geçirir.

Gelişmekte olan ülkelerde genç erişkin yaşlarda %90’lık prevelansa ulaşılır.

Gelişmiş ülkelerde 15 yaşına kadar %10’larda görülen prevelans, 50 yaş civarında %70’lere ulaşır.

Hepatit A infeksiyonu beş yaşın altında genellikle sarılıksız ve sessiz geçirilir.

Klinik belirti ve bulgularla seyreden akut Hepatit A infeksiyonunda sıklıkla halsizlik, yorgunluk, iştahsızlık, ateş, bulantı, kusma, karın ağrısı, sarılık, koyu renkli idrar, baş ağrısı, açık renkli dışkı, ishal, kas-eklem ağrıları ve üst solunum yolu infeksiyonu bulguları (öksürük, nezle) görülür.

HEPATİT A’DA RİSK GRUBU NEDİR?

Hepatit A açısından kimi gruplar yüksek risk taşırlar.

1- Kalabalık koşullarda yaşayan ve alt yapısı elverişsiz arazilerde eğitime çıkan askeri personel.

2- Entelektüel yetenekleri bozulmuş, özel bakıma gereksinim gösteren hastaları barındıran kurumlarda hem hastalar hem de sağlık/bakım personeli.

3- Küçük çocukların gündüz bırakıldıkları yuva ve kreşlerde hem çocuklar hem de personel.

4- Kanalizasyon işçileri.

5- Damar içi uyuşturucu bağımlıları.

6- Oral-Anal seks alışkanlığının yoğun olduğu eşcinsel gruplar.

7- Hastalığın daha düşük oranda görüldüğü ülkelerden, daha yüksek oranda görülen bölgelere seyahat edenler.

HEPATİT A TEDAVİSİ NASIL YAPILIR?

Genel olarak akut Hepatit A’da özgül bir tedavi yoktur. Hastaların çoğunun hastaneye yatırılması gerekmez. Ağız yoluyla yeterli gıda ve sıvıyı alamayan sıvı kaybı (dehidratasyon) gelişmiş hastalar, protrombin zamanı uzamış, serum bilirubin düzeyleri açısı yükselmiş, karaciğer hasarı yoğun olan hastaların hastaneye yatırılmaları gerekir.

Sıvı kaybı olan hastalara gerekli mayi ve elektrolitler damar yoluyla verilir. Diyet, hastanın iştahı ve arzusuna göre düzenlenmeli, yeterli protein ve kaloriyi içermelidir. Yağ kısıtlamasına gerek yoktur.

Akut hastalık dönemi dışında alkol kısıtlanmaz. Doğum kontrol ilaçları kullanılabilir. Bulantı, kusma için bulantı giderici (antiemetik) ilaçlar kullanılır.

HEPATİT A’DAN KORUNMAK İÇİN NELER YAPILMALIDIR?

Hepatit A’nın özgül tedavisinin olmaması nedeniyle, hastalığa karşı en etkin yaklaşım korunmadır. Ana bulaşma yolu fekal-oral yol olduğundan, koruyucu önlemler başlıca su ve besinlerin dışkı ile kirlenmesinin önlenmesi ve kişisel temizlik kurallarına uymadır.

Özgül korunma açısından pasif özgül korunma (insan immün serum globulin) ve aktif özgül korunma (aşılama) olanakları vardır.

SEYAHAT EDERKEN HANGİ ÖNLEMLER ALINMALIDIR?

Hepatit A, su ve besin hijyeninin iyi olmadığı ülkelerde, turistler arasında sık görülen bir infeksiyon hastalığı olduğundan açık ortam sularının ve hijyenine güvenilmeyen gıdaların tüketilmemesi gerekir.

Endomik bölgeye seyahat edecek kişi, iki haftadan kısa süre içinde yola çıkacaksa pasif özgül korunma (immünglobulin 10,02 ml/kg) yapılması önerilir. Koruyuculuğu 4-6 aydır. İki haftadan daha uzun süre varsa, aktif koruma (aşılama) önerilir. Hepatit A aşısı iki doz halinde, 0 ve 6. aylarda yapılan ve 1. dozdan sonra %90’larda koruyuculuk oranları görülen önemli bir aşıdır.

İshal

YAZ AYLARINDA ÖZELLİKLE ÇOCUKLARDA SIKÇA GÖRÜLEN İSHALİN SEBEPLERİ VE ÇEŞİTLERİ NELERDİR?

Yaz ishaline neden olan mikroplar, bakteriler, virüsler ve protozoon dediğimiz parazitlerdir.

Doğada özellikle insan ve hayvan dışkılarıyla kirlenmiş sularda yaşayan, ishale neden olan mikroplar bulunur. Bunlar kanalizasyon karışan durgun sular, ilaçlanmamış içme ve kullanma sularında uzun süre canlı kalarak çoğalabilirler. Bu mikroplu suların içilmesi ve bu sularla yıkanmış meyve ve sebzelerin tüketilmesiyle kişi mikrobu alır. İshal olan bireyler de dışkılarıyla çevreye bulaştırırlar. Dışkıyla bulaşmış ellerin ağıza götürülmesiyle de ishal gelişebilir.

İshal, dışkılama sayısının artarak dışkı niteliğinin değişmesi olarak tanımlanır. İnce bağırsak hastalığı tarzında ishallerde dışkının miktarı ve sıvı içeriği fazla olur. Kalın bağırsak hastalığında ise az olur.

Sıvı içeriği fazla olanlarda parazitlerden sıklıkla giardia etken olabilir. Kolera bakterisi ise pirinç suyu görüntüsünde, ciddi sıvı elektrolit kaybıyla giden ishale neden olur. Tifo ve tifo benzeri tablolara neden olan Salmonella bakterileri, yüksek ateşle ve genel durum bozukluğuyla seyreder.

Kalın bağısak hastalığıyla giden ishallerde dışkı iltihaplı, sümüksü görünümde ve kanlı olur. Bu tabloya dizanteri denir. Bakterilerden Shigella bakteriyel dizanteri, protezoonlardan amip buna yol açar.

Üst solunum yolu infeksiyonu ve beraberinde ishal yapabilen virüsler de sıklıkla görülür.

YETİŞKİNLERDE VE ÇOCUKLARDA GÖRÜLEN İSHALLERDE YAPILMASI GEREKEN İLK MÜDAHALELER

İshale bağlı gelişen sıvı ve tuz kaybı oldukça önem taşır. Bu nedenle bu kaybın derecesi belirlenip, az oranda ise ağız yoluyla, şiddetli oranda ise damardan yerine konması gerekir.

Ev ortamında da hazırlanabilen; 5 su bardağı kaynatılmış soğutulmuş suya 2 çorba kaşığı şeker, 1 çay kaşığı sofra tuzu ve 1 çay kaşığı karbonat konarak karıştırılır. Her ishal sonrası mutlaka olmak üzere hastaya içebildiği kadar sık aralarla içirilir.

İSHAL TEDAVİSİ NASIL YAPILIR?

Sıvı ve tuz kaybının fazla olmadığı ishallerde, hastalar hastaneye yatırılmadan uygun diyetle ayakta tedavi edilir. Dizanteri vakaları, kolera ve fazla su/tuz kaybı hastaneye yatış gerektirir. Antimikrobiyal tedavi gereken bakteriyel ve protozoal ishallerinde uygun tedavi başlanır.

İshal düzelene kadar yağsız ve posasız gıdalarla, ishal diyeti uygulanır ve hastanın ağızdan bol sıvı alması sağlanır.

Mantar

MANTAR ÇEŞİTLERİ NELERDİR? MANTAR NE SIKLIKLA GÖRÜLÜR? KORUNMA VE TEDAVİ YOLLARI NELERDİR? BELİRTİLERİ NELERDİR?

Kadınlarda gelişen vajinal infeksiyon (vajinit) etkenleri içinde en sık izole edilen mantar Candida albicans’dır. Vakaların yaklaşık %10-15’inde Torulopsis glabrata gibi diğer Candida türleri de etken olabilir. Kadınların %75’lik kısmı yaşam süresince en az bir kez vajinal mantar infeksiyonu geçirirler. Kendi normal vajinal floralarında bulunan mantar hücreleri çeşitli nedenlerle aktif hale gelip vajinit oluştururlar. Çok nadiren cinsel temasla geçebildiği de gösterilmiştir. Havuz, deniz gibi dış ortamlardan bir bulaşma söz konusu değildir.

Vajinal kandidiazis için risk faktörleri arasında antibiyotik tedavisi, gebelik, şeker hastalığı, doğum kontrol hapları, rahim içi araç(spiral), HIV, kortikosteroidler, eksojen hormonlar, naylon giysiler, şişmanlık, kronik servisit ve radyasyon vardır.

Belirti ve bulgular arasında en sık geceleri şiddetlenen ve sıcak ile artan kaşıntı görülür. Dış genital organlarda ve idrar yaparken yanma vardır. Cinsel ilişki sırasında ağrı olabilir. Kötü kokulu olmayan, beyaz renkli, içerisinde süt ya da peynir kesiği şeklinde parçacıklar gözlenen bir akıntısı olabilir. Bazen de ince bir akıntı tarzı vardır. Vulva ve vajinada kızarıklık ve şişlik, vulva derisinde soyulma ve küçük kanamalar gözlenebilir.

Vajinal mantar infeksiyonlarının tedavisi hem çok kolay, hem de zordur. Tedavi ile birkaç gün içinde şikayetler geriler. Hastaların %5-25’lik kısmında hastalık ileri dönemlerde tekrarlayabilir. Yılda en az dört kez aynı tablo tekrarlar ise rekürren kandidiazisten söz edilebilir. Mantarın vajinadaki sağlam dokuda derinlere ilerlemesi ve sessiz kalarak ilaçlardan da etkilenmemesi buna neden olabilir.

Tedavide hem sistemik, hem de lokal etkili ilaçlar kullanılır. Vajinal ovül(fitil) ve kremler, ağızdan alınan antifungal(antimantar) ajanlar uygun doz ve sürede kullanılır. Tekrarlayan infeksiyonlarda eş tedavisi de önerilir.

Kişisel hijyende vajinanın su ile yıkanmaması, nötr pH derecelerine sahip sıvı sabunlar kullanılması, naylon giysiler giyilmemesi, çamaşırların pamuklu olması, dar giysilerden kaçınılması, havuz ve deniz sonrasında ıslak mayoların değiştirilmesi tedaviyi kolaylaştırır.

Beslenme

YOLCULUK ÖNCESİ VE YOLCULUK SIRASINDA TÜKETİLMESİ SAKINCALI OLAN GIDALAR VARMIDIR? VARSA NELERDİR?

Yolculuklar sırasında sulu ve hafif gıdalar tercih edilmeli. Uçakla yolculuklarda diyabetik hastalar ve özel yemek yemesi gerekenler talebi önceden bildirmeli. Diyabetiklerin düşük kan şekerine karşı yanlarında kurutulmuş meyveler veya kurabiye gibi yiyecekler bulundurmaları önerilir.

Seyahat sırasında alınan birçok infeksiyon insan dışkısıyla kirlenmiş su ve yiyeceklerin alımıyla olur. Az gelişmiş ülkelerdeki suyun çoğu tüketim ya da diş fırçalamak gibi kişisel temizlik amaçlı kullanım için uygun değildir. Suyu kullanıma uygun hale getirmek için çeşitli yöntemler vardır. Suyun 65 dereceye kadar ısıtılması enterik bakteriyel patojenleri temizlerken, 100 derecede kaynatmak suyu tamamen dezenfekte eder. Klor yada iyot ile halojenize etmek, mikrobiyal filtreler kullanmak diğer yollardandır. Elektrik varsa küçük bir içecek ısıtıcısı kişisel kullanımda su kaynatmak için kullanılabilir.

El yıkanamayacak derecede sıcak çeşme suyu kısmen pastörizedir ve diş fırçalamak için uygundur. Ancak içilmesi güvenli değildir. Sıcak çeşme suyu, kirli olması muhtemel buz ya da soğuk su eklenmeden soğutulmalıdır. Alkollü içecekler (örn. bira, şarap), su kaynatarak hazırlanan içecekler (örn. çay, kahve) ve karbonatlı içecekler bu açıdan genellikle güvenlidirler. Yolcular kutu ve şişe sularının saflığından emin olana kadar bunların hastalıktan koruyacağını düşünmemelidir. Geçmişte şişe sularının bir tifoid ateş salgınına, kutu suların ise bir kolera salgınına neden olduğu biliniyor.

Dondurma gibi süt ürünleri (muhtemel uygunsuz pastörizasyon ve soğutma işlemleri yüzünden), sokak satıcılarında satılan yiyecekler, marul, domates gibi taze sebze ve meyveler kullanılmamalıdır. Kimyasallardan etkilenmiş sebzelerin kullanımı sakıncalı olduğundan, kistlerin ve patojenik bakterilerin ortadan kaldırılması için kaynatılması uygun olur. Meyveleri soymadan yemeyin. Et ve balık iyi pişirilmeli ve sıcakken yenmeli. Tatlı ya da tuzlu suda yıkanmak, yüzmek ve botla gezmekten kaçınılmalı. Kazayla bulaşabilecek mikrobik patojenler ve Şistozomiyazisin bulaşması bu şekilde olur ve Afrika’nın bazı bölgelerinde, Ortadoğu’da, Güney Amerika’da, Karayipler’de, Filipinler’de Güneydoğu Asya’da bu risk vardır.

Aşı

YURTDIŞI SEYAHATİNE ÇIKACAK OLANLAR HANGİ ÜLKELER GİTMEDEN, HANGİ AŞILARI OLMALI?

Seyahate çıkacak olan kişileri aşılamada iki amaç vardır. Bunlar kişiyi gezi süresince karşılaşabileceği infeksiyonlardan korumak ve dönüşte taşıyabileceği infeksiyonu ülkeye sokmamak. Aşılamaların yeterli bağışıklığı oluşturabilmesi için, seyahatin en az iki hafta öncesinde tamamlanmış olması gerekir.

Her ülkenin ve bölgenin kendine göre infeksiyon riskleri vardır. Buna göre gerekli olan aşıların yapılması gerekir.

Gidilecek yerden bağımsız olarak yolcuların rutin aşılarla; difteri, tetanoz, kızamık, kabakulak ve rubellaya(kızamıkçık) karşı güncel bağışıklık kazanmaları gerekir. Tropik kırsal alanlara gidecek olan turistlere polio(çocuk felci) aşısı yapılması gerekebilir. Güney Asya’da Afkanistan, Pakistan, Hindistan, Batı Afrika’da Nijerya ve Orta Afrika’da Kongo Cumhuriyeti endemik bölgelerdir.

Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Batı Avrupa, Japonya, Avustralya ve Yeni Zelanda dışındaki yerlere yolculuk yapmak isteyen riskli kişilere Hepatit A aşısı yapılmalıdır. Eğer yolculuk iki haftadan kısa süre içinde yapılacaksa, aşı ile birlikte diğer koldan immünglobulin (Ig) yapılmalıdır.

Yolculuğun yeri, süresi ve amacına göre meningokok, veba, kuduz ve tifo aşıları da gerekebilir.

Meningokok: Afrika’da Sahra çölünün altında kalan, batıda Moritanya, doğuda Etyopya’ya kadar uzanan bölge dünyanın menenjit kuşağı olarak adlandırılır. Asya’da Nepal, Hindistan, Pakistan ve Güney Amerika’da Arjantin, Brezilya salgınların görüldüğü başlıca ülkelerdir.

Veba: Vebanın endemik olduğu kırsal kesimlerde, alan çalışması yapacak biyologlar gibi sınırlı sayıdaki kişilere aşı önerilmektedir. Brezilya, Çin, Madagaskar, Moğolistan, Peru, Vietnam, Zaire ve Hindistan’da veba vakaları bildirilmiştir.

Kuduz: Avustralya, Yeni Zelanda, İngiltere, İspanya, Portekiz, İskandinavya ve Japonya dışında dünyada yaygın bir sağlık sorunudur. Özellikle Güney Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’da endemiktir. Hindistan, Nepal, Tayland ve Filipinler dünyadaki riskli bölgelerdir.

Tifo: Hindistan, Pakistan, Mısır Fas, Batı Afrika, Peru, Şili hastalığın en çok görüldüğü ülkelerdir. Meksika, Haiti, Kuzey Afrika Ve İran orta riskli bölgelerdir.

Hepatit B: Güneydoğu Asya ve aşağı Sahra Afrika yüksek derecede endemik bölgelerdir. Orta endemisite alanı içine Türkiye, Orta Doğu, Eski Sovyetler Birliği, Kuzey Afrika, Orta ve Latin Amerika girer. Hepatit B riski taşıyan insanlar, bu virusa karşı antikorlarının araştırılmasıyla anlaşılır. Riskli bölgelere giden sağlık personeli ve cinsel ilişkiye girmeyi planlayanlara önerilir.

Kolera aşısı rutin olarak tavsiye edilmese de, bazı ülkeler giriş için kolera ve sarı hummaya karşı aşılanmış olmayı şart koşmaktadırlar.

Sarı humma: Dünyada en sık tropikal Afrika ve Amazon bölgelerinde görülür. Bazı tropikal Asya ülkeleri (Hindistan ve çevresi), Avustralya ve Bangladeş gibi ülkeler aşıyı zorunlu kılmaktadır.

Kolera: Su ve besin hijyeninin iyi olmadığı ülkelerde zaman zaman salgınlar yapabilir. 1988’den itibaren insidansın çok düşük olması nedeniyle öneri paketinden çıkarılmıştır. Göçmen kampları gibi yerlerde uzun süre kalacaklara, aklorhidrisi olan, mide rezeksiyonlu ya da antiasid kullanan hastalara önerilir.