ÖZÜRLÜLERDE SPOR

Ansiklopedilere göre spor, “bireysel ve kollektif oyunlar şeklinde yapılan, genellikle yarışmaya yönelik olarak bazı kurallarla uygulanan ve geç dönemde yararlı olması beklenen beden hareketlerinin tümü” şeklinde tanımlanmaktadır. Sportif aktiviteler bir amaç uğruna yapılır ve bu amaç çoğu kez rakipleri geçmek, daha fazla sayı yapmak, belirli bir uzaklığı başka bir yarışmacıdan önce aşmak gibi hedeflere yöneliktir.

Bu amaçlar doğrultusunda insanlar, tarihin çok eski dönemlerinden itibaren birbirleriyle yarışmışlar ve çok değişik sportif etkinliklerde bulunmuşlardır. Bilinen en eski sportif etkinlikler Türk, Yunan, Çin ve Hind uygarlıklarında başlatılmışlardır.

Eski Türk boylarında basit sporların başlangıcı, dinsel ve geleneksel kalıplar içersinde. M.Ö. 1000 yıllarına kadar eskilere dayanmaktadır. Bu dönemde en yaygın olan yarışma şekli koşu sporlarıdır. Daha sonraki avcılık ve göçebelik devirlerinde ise atlı sporlar ön plana geçmiştir. Anadolu’nun çeşitli kesimlerinde atlı sporların bazı türleri, otantik kalıplara çok benzer şekilde devam etmektedir.

Eski Helen uygarlıklarında da sportif etkinliklerin başlangıcı gerilere gitmekte ve olimpiyatlara benzer ilk organize oyunların yapılışı M.Ö. 2000 yıllarına dayanmaktadır. Ancak, belirli bir sayı vererek çok daha sistematik biçimde olimpik oyunların başlatılması M.Ö. 776 yılına rastlamaktadır. Elimizdeki ilk olimpiyat şampiyonlarının adları bu tarihten itibarendir.

Modern olimpiyat oyunlarının tarihi ise oldukça yenidir. 1896 yılında Pierre de Coubertin, asırlarca süren bir aradan sonra olimpiyat fikrini yeniden canlandırmış ve çağdaş olimpiyat oyunlarının bu tarihten itibaren her dört yılda bir yeniden yapılmasını sağlayan kişi olarak tarihe geçmiştir.

Olimpiyatların yeniden organizasyonu ile birlikte tüm dünyada spor ön plana çıkmış ve toplumun ilgisi giderek artmıştır. Radyo ve televizyon gibi kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması ve yazılı basının giderek yakınlaşması sonucunda, sportif olaylar her

ülkenin gündeminde en önemli konulardan biri haline gelmiştir. Böylece spor daha geniş kitlelere yayılmış ve çok sayıda insan tarafından değişik düzeylerde yapılmaya başlanmıştır.

Günümüzde spor yalnızca yarışma amacına yönelik olarak yapılan bir aktivasyon topluluğu şeklinde değil, “Kişinin sağlık durumunu geliştiren veya gelişmiş sağlık durumunu devam ettiren hareketler topluluğu” şeklinde ifade edilmektedir. Görüldüğü gibi, sağlığı koruma veya bozulmuş olan sağlık durumun düzeltilmesi düşüncesi, giderek ön plana çıkmakta ve insanlar bu düşünceyle spor yapmaya davet edilmektedir. Bu davet özellikle gelişmiş ülkelerde yerini bulmakta ve geniş insan kitleleri çok değişik sportif etkinliklere katılmaktadır.

Spora ilginin bu denli artmasının nedenini biyolojik bir dengelemeye olan gereksinim biçiminde açıklamak mümkündür. Zira spor yapan ve yapmayan insanların bedensel kapasitelerinde, zamanla bir takım farklılıklar ortaya çıkmakta ve bu farklar, daima

spor yapanların lehinde gelişmektedir.

Düzenli olarak spor yapan kişilerin sahip olduğu bedensel avantajlardan bazılarını şu şekilde sıralamak mümkündür :

– Solunum, kalp, dolaşım sistemleri daha düzenli ve verimli çalışır,

– Sindirim ve boşaltım sistemlerindeki aksaklıklar en aza iner,

– Eklem, tendon, ligaman gibi hareket sistemi elemanları daha sağlam ve daha elastik duruma gelir,

– İstirahat nabızları ve kan basınçları daha düşüktür,

– Kan yağları ve kolesterol düzeyleri daha düşüktür. Böylece damar sertliği daha az görülür,

– Otonom sinir sisteminin regülasyonu daha iyidir,

– Şişmanlık, düz tabanlık, postür bozukluları ve kas atrofileri daha azdır,

– Çevrelerindeki kişilerle, arkadaşlarıyla ilişkileri daha iyidir; paylaşma ve özveri duyguları daha gelişmiştir, kendilerine güvenleri daha fazladır.

O halde; insanın anatomik, fizyolojik ve psikolojik yönden iyi bir durumda olması ve gereken hallerde yedek fiziksel kapasitesini kullanabilmesi için spora ihtiyacı vardır ve bu ihtiyacın karşılanması bir zorunluluktur. Uygun koşullar sağlandığında spor, koruyucu hekimliğin yanı sıra tedavi hekimliğinin de bir aracı olabilmekte, kişilerin sağlık durumlarının düzeltilmesinde ve geliştirilmesinde çok önemli bir rol oynamaktadır.

Sağlam kişiler tarafından bedensel, ruhsal ve sosyal yararlar sağlamak amacıyla yapılan sportif etkinliklerin bedensel özürlüler tarafından yapılabileceği uzun yıllar hiç düşünülmemiştir. Hatta, ciddi bedensel sakatlıkların rehabilite edilmesinin gerekliliği dahi kabul edilmemiştir.

Ancak 20. yüzyılda kısa süre içinde art arda iki dünya savaşının çıkması ve geride çok sayıda hasta ve yaralının kalmasıyla birlikte, bu kişilere rehabilitasyon şansı verilmeye başlanmıştır.

Rehabilitasyon, kelime anlamıyla “yeni alışkanlıkların kazanılmasını” ifade eder. Ancak günümüzde, rehabilitasyon kavramım dar bir alanda sınırlamak yeterli sayılamaz.

Çağdaş tanımıyla rehabilitasyon, hastalık ya da kaza sonucu bedensel yeteneklerinin bir kısmını yitirmiş olan kişilerin, geride kalan güçlerini kullanarak kendi kendilerine yeterli, ailesine ve topluma yararlı, üretime katkısı gerçekleşmiş, yeni bir mesleğe adapte olmuş ve vergi ödeyebilir duruma gelmiş olmasını amaçlamaktadır. Bu geniş kapsam içinde özürlü kişinin, sağlam kişilerin yapabileceği her türlü etkinliği üstlenmesi ve bunu başarması beklenmektedir. Kuşkusuz, bu amacın gerçekleşmesi hem kişi bazında, hem de toplum içersinde bazı düzenlemeleri gerekli kılmaktadır.

Özürlü kişilerin en kısa zamanda kişisel ve toplumsal ihtiyaçlarının karşılanması ve topluma adaptasyonlarının gerçekleşmesi, modern rehabilitasyon programlarının temel ilkesini oluşturur.

Değişen koşullarla birlikte gelişen teknolojinin kazandırdığı olanaklar ve kitle iletişim araçlarının sağladığı bilgi artışları (enformasyon) sayesinde ağır bedensel kayıplara uğramış insanlar bu kayıpları telafi edecek yeni bir yaşam biçimine kavuşabilir duruma gelmişlerdir. Bu amaca erişmeye çalışırken rutin ve alışılmış tedavi yöntemlerinin dışına çıkıp, hastaya yeni bir motivasyon ve taze bir coşku kazandıracak arayışlar içine girmek zorunda kalmışlardır.

BEDENSEL ÖZÜRLÜLERDE SPORUN TARİHÇESİ

Çağdaş ölçüler içerisinde bedensel özürlülerde sporun başlangıç günü l Şubat 1945’dir. Bu tarihte, İngiltere’de, Londra’ya 70 km uzaklıktaki Aylesbury kentinde. Stoke Mandeville Merkezinde, Dr. Ludwig Guttmann tarafından, tedavinin bir devamı olarak özürlülere spor yaptırılmaya başlanmış ve ilk olarak okçuluk, bowling. bilardo (snooker) ve masa tenisi uygulamaya konmuştur.

Dr. Guttmann, özürlü sporcuların kişisel spor dallarındaki coşku ve heyecanını görünce takım sporlarını denemeye karar vermiş ve önce tekerlekli iskemle (Tİ) polo oyununu, sonra da Tİ basketbolünü oynatmaya başlamıştır. Kısa süre içinde, diğer spor dalları birbirini izlemiş ve eskrim, cirit, gülle, Tİ yarışı, Tİ slalomu ve halter gibi branşlar uygulamaya konmuştur. İlerleyen yıllarda oyunlara katılan sporcu sayısındaki artışı göz önünde bulunduran Dr. Guttmann, 28 Temmuz 1948 tarihinde, l. Stoke Mandeville Özürlüler Oyunlarını gerçekleştirmiştir. Bu oyunlara, tümü savaş gazisi 16 sporcu katılmıştır.

Özürlü oyunlarının aynı tarihlerde Londra’da yapılmakta olan Olimpiyatlarla çakışması. Dr. Guttmann’a daha ileri girişimlerde bulunma fikrini vermiş ve 1949 yılında yapılan 2. Stoke Mandeville Oyunlarının ödül dağıtım töreninde yaptığı konuşmada, özürlü sporlarının artık İngiltere sınırlarının dışarı çıkarılıp uluslararası bir düzeye getirilmesini teklif etmiştir. O tarihte bu teklif çok fazla kabul görmemekle birlikte, üç yıl sonra, Hollanda’dan

küçük bir özürlü spor kafilesi İngiltere’ye gelmiş ve Stoke Mandeville Oyunlarına iştirak etmiştir. Böylece 1952, özürlü sporlarında ilk uluslararası ilişkinin gerçekleştiği yıl olmaktadır.

Bu başarı üzerine 1956 yılındaki Melbourne Olimpiyat Oyunları sırasında Olimpiyat Komitesi tarafından Stoke Mandeville Oyunları Organizasyon kuruluna “Olimpik ideale Hizmet” armağanı verilmiştir.

Sonraki yıllarda katılan sporcuların ve ulusların sayısı giderek artmaya başlamış ve 1957 yılındaki oyunlara İngiltere dışından 360 sporcu katılmıştır. Aynı tarihte Uluslararası Olimpiyat Komitesi (I O C)ye eşdeğeri olarak Stoke “Mandeville Oyunları Komitesi” kurulmuştur. Bu komite Stoke Mandeville Özürlü Oyunlarının her yıl tekrarını; üç yıl art arda Stoke Mandeville Spor tesislerinde yapılmasını, dördüncü yıllarda ise, Olimpiyatların yapıldığı şehirde gerçekleştirilmesi kararını almıştır. Böylece, özürlüler spor tarihinde yeni bir çığır açan Paralimpik Oyunlar dönemi başlamıştır.

ÖZÜRLÜ SPORCULARDA SINIFLANDIRMA

Özürlülerde spor aktivitelerinin başlamasıyla birlikte ortaya çıkan en önemli sorunlardan biri, sporcular arasında denge ve fırsat eşitliğini sağlayacak sınıflandırma sistemlerinin geliştirilmesi olmuştur. Resmi oyunların başlangıcından itibaren değişik kriterleri esas alan çeşitli sınıflandırma tabloları geliştirilmiş olmasına karşın, bu konuda ideal bir çözüme henüz ulaşılamamıştır. Sakatlık seviyelerini birkaç kategoride sınıflandırmadaki zorluğun yanı sıra anatomik ve fonksiyonel sakatlık seviyeleri arasındaki farklılıklar, özürlü sporcuların gruplandırmasını güçleştirmektedir. Özellikle tekerlekli iskemleye bağımlı sporcular için sınıflandırma daha da önemli olmaktadır.

Özürlü spor yarışmalarının ilk başlatıldığı dönemlerde, yarışmaların organizasyonunda görülen en önemli aksaklıkların, sınıflandırmadaki eksikliklerden ya da hiç sınıflandırma yapılmamasından kaynaklandığı anlaşılmıştır. Bu durumda ileri düzeyde sakatlığı olanların aleyhine bir durum ortaya çıktığı gibi, zamanla bu tip sporcuların sportif aktivitelerin dışında kalmasına yol açabilmektedir. Sınıflandırma sistemlerinin gelişmesiyle birlikte, en ileri düzeyde sakatlığı olanlar dahi yarışma olanağına kavuşmuş olmaktadırlar.

Sınıflandırma amacıyla bugüne kadar değişik sistemler ve tablolar geliştirilmiştir. İlk yıllarda geliştirilen sistemlerin esası, anatomik sınıflandırma yöntemidir. Bu sistemin uzun yıllar kullanılmasına rağmen, çeşitli aksaklıklar yüzünden yerine konabilecek başka bir sistem arayışı sürekli olarak gündeme gelmiştir.

Özellikle Dr. Horst Strohkendi tarafından geliştirilen ve tüm spor dalları için geçerliliği savunulan fonksiyonel sınıflandırma sistemi, anatomik sınıflandırmanın en ciddi alternatifi olmuş ve ilk kez 1984 yılında uluslararası bir yarışmada kullanılmıştır. Ancak bu tarihten sonra da anatomik sınıflandırma tablolarının kullanılmasına devam edilmiştir. Fonksiyonel sınıflandırmanın en önemli sakıncası, art niyetli sporcuların sınıflandırmacıyı yanıltabilmesidir.

Her iki sistemde de sonucu etkileyebilecek bir takım faktörleri göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Bu etkenlerin başlıcaları spastisite, yüzeyel ve derin duyu kayıpları, ortez ve protezler, deformiteler ve sporcunun geçirdiği ameliyatlardır. Bu faktörlerin sportif performansı değişik derecelerde etkilemesi mümkündür. Örneğin spastisite, genellikle sporcuyu olumsuz yönde etkiler ve bazı hareketlerin yapılmasını olanaksız hale getirir. Buna karşılık bazı sporcular spastisiteyi bir avantaj olarak kullanmasını öğrenebilmektedirler. Tİ basketbolunda ve bazı yüzme branşlarında, spastik gövde kasları, sporcuya avantaj kazandırabilmektedir. Duyu kayıplarının düzeyi ise spastisiteye göre sportif performansta çok daha fazla belirleyici bir rol oynamaktadır.

Özellikle pozisyon duyusunun sağlam olması, sporcu için büyük bir avantajdır. Bu itibarla anatomik sınıflandırma sistemlerinde duyu seviyesi, klasmanı belirleyici en önemli kriterlerden biri olmaktadır. Duyunun sağlam olduğu sakatlık gruplarında, örneğin polio ve kas hastalıklarına bağlı zayıflıklarda, sporcular uygun destek ve breysler sayesinde yürümeyi başardıkları halde duyu bozukluğunun olduğu omurilik yaralanmalı paraplejiklerde,bu mümkün olamamaktadır.

Duyunun sağlam olması özellikle basketbol ve masa tenisinde önemli avantaj kazandırmakta, yüzme ve teknik atletizm branşlarında bu avantaj azalmakta, atıcılık- okçuluk sporlarında ise fazla önemi kalmamaktadır. Sporculardaki deformiteler ve geçirdiği ameliyatlar, anatomik sınıflandırmayı güçleştirmektedir.

Diğer taraftan anatomik tanımlara tam uymayan sakatlık seviyeleri de zaman zaman büyük karışıklıklara yol açabilmektedir. Örneğin komple olmayan tetraplejik bir sporcunun değerlendirmesi ciddi sorunlar yaratabilecektir. Aynı şekilde çeşitli kasları değişik derecelerde etkilenmiş polio sekelleri, kas hastalıkları ve multipl sklerozlu ataksik hastaların sınıflandırılmasında aynı zorluklarla karşılaşılmaktadır.

Diğer taraftan çok ağır derecedeki sakatlar veya bunun tersine anatomik olarak kusur sayılmayacak minimal sakatlığı olanların yarışmalara kabul edilip edilmemesi konularında ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıkabilmektedir. Tüm bu sakıncaları gidermek ve sporcular arasında daha objektif bir değerlendirme yapabilmek amacıyla, uzun süren tartışmalar sonunda fonksiyonel sınıflandırmanın daha uygun olduğu kanısına varılmış ve Tİ basketbolundan başlayarak diğer spor branşlarında da uygulamaya konmuştur.

Fonksiyonel sınıflandırmanın amacı, oyuncunun o spor branşındaki eğitim ve beceri düzeyi ne olursa olsun, temel fonksiyonlardaki eksikliklere göre sınıfının belirlenmesidir. 1992 Barselona Paralimpik Oyunlarından itibaren fonksiyonel sınıflandırma sistemi, tüm branşlarda geçerli sistem olarak kabul edilmiştir.

Fonksiyonel sınıflandırmaların amacı, fiziksel kapasite ile yarışabilirlik arasındaki ilişkiyi ortaya koymak ve yarışanlar arasında en ideal eşitliği sağlamaktır. Çok sayıda sınıfların oluşu, tüm özürlü sporcuları aynı gruba sokmadaki zorluktan kaynaklanmaktadır. 1992 Barselona Paralimpik Oyunları Organizasyon Komitesi ( COOB 92), bu oyunları yalnızca bir sosyal rehabilitasyon niteliğinden çıkarıp, üst düzeyde sportif bir olay şeklinde değerlendirme kararı almıştır. Buna göre, 1992 ‘den itibaren yapılacak sınıflandırmalarda şu hususlara dikkat edilmesi kararlaştırılmıştır :

1. Fonksiyonel sınıflandırmaların takdimi,

2. Benzer sakatlığı olan ve yarışma performansı birbirine yakın olan farklı sınıflardaki sporcuların gruplandırılması ,

3. Fazla katılım olmayan spor branşlarının iptal edilmesi,

4. Paralimpik oyunlar olarak kabul edilen 16 spor branşı için ayrı sınıflandırma cetvellerinin yapılması.

Tüm spor branşlarında yeterli sayıda sporcunun katılmasını sağlamak amacıyla, dört uluslararası federasyon, 6 yarışmacıdan daha az sporcunun katıldığı spor karşılaşmalarının yapılmaması konusunda görüş birliğine varılmıştır.

Bu sınıflandırmalar, yalnızca dört uluslararası federasyon tarafından onaylanan yarışma sınıflarım kapsamaktadır. Yeni geliştirilen fonksiyonel sınıflandırma sisteminin asıl amacı ise, 21. yüzyıla girerken, özürlülerin topluma uyumunu ve kabulünü gerçekleştirebilmektir (24).

SINIFLANDIRMA ÖRNEKLERİ

Ülkemizde popüler durumda olan veya giderek daha fazla ilgi görmeye başlayan, başlıca özürlü spor branşlarındaki sınıflandırma esaslarını şu şekilde özetlemek mümkündür :

ATLETİZM

Atletizmde, her federasyonun ayrı bir sınıflandırma sistemi vardır. Bedensel özürlü sporcular için kullanılan ISMWSF sisteminde pist yarışları ve teknik branşlar için ayrı sınıflar belirlenmiştir.

BASKETBOL

Tekerlekli iskemle basketbolünün sınıflandırmasında, bu sporun özelliklerinden kaynaklanan bir takım ayrıntıların dikkate alınması gerekir. Top atma, pas verme, ribaund, Tİ sürme ve dripling sırasında çok değişik gövde hareketlerine ihtiyaç duyulur. Bu hareketlerin tümünü, yalnızca masa üzerinde yapılacak bir muayene ile değerlendirmek yeterli olamayacaktır. Bu nedenle, sporcunun oyun içindeki hareket ve kapasitesini inceleyip sınıflandırmayı buna göre yapmak zorunluluğu vardır.

OKÇULUK

Bu spor branşında iki tür sınıflandırma sistemi mevcuttur. Birincisi ISMWSF sistemi olup tekerlekli iskemleli sporcuları kapsar.

Sınıf AR l : Tekerlekli iskemleli tetraplejik okçulardır. Çeşitli şekillerde geliştirilmiş yardımcı araçlar kullanabilirler. Ancak bu araçlar FITA kurallarına uygun olmak zorundadır.

Sınıf AR 2 : Tekerlekli iskemleli okçular için açık sınıftır. FITA kurallarına uygun teçhizat kullanılır. Okçuluk sporundaki ikinci sınıflarına sistemi değişik özürlü sporcu gruplarının tümünü içine alan açık sınıflandırmadır.

CP-ISRA, ISMWSF ve ISOD federasyonlarına bağlı tüm sporcuların birlikte sınıflandırmasına olanak verir. Sporcular tekerlekli iskemlede oturma veya ayağa kalkmada serbesttirler.

CP- ISRA’ya bağlı sporculardaki sınıflandırma esasına göre :

Sınıf 7 : Yürüyebilen hemiplejikleri kapsar.

Sınıf 8 : 1-2. dereceli spastisitesi olan diplejikler, hemiplejikler, monoplejikler ve minimal atetoidli sporcuları kapsar. Özel ayakkabı veya ortez gerektirmeden, baston yardımıyla koşabilirler.

ISOD’a bağlı ampute sporcularda :

A1-A9 arasındaki tüm sporcuları kapsar.

ISMWSF’e bağlı sporcularda minimal özürlüler grubu vardır.

Bu gruba girebilmek için alt ekstremitelerindeki kas gücü toplamı 60’ı geçmeyen travmatik paraparezili veya kas gücü toplamı 50’yi geçmeyen poliolu özürlü sporcu olma zorunluluğu vardır.

YÜZME

Yüzmede fonksiyonel sınıflandırma ilk kez 1985 yılında ortaya çıkmıştır. Sınıflandırmada şu hususlar esas alınmaktadır :

1. Kas testi puanlarının hesaplanması,

2. Fonksiyon ve koordinasyon kayıpları puanlarının hesaplanması,

3. Eklem hareket açıklığı puanlarının hesaplanması,

4. Amputeli ekstremitenin ölçümü

5. Gövdenin ölçülmesi.

Yüzme sporunu en zor ve karmaşık sınıflandırma sistemine sahip olan spor branşı olarak nitelendirebiliriz. Sınıflandırma esas olarak S ve SB sınıfları şeklinde ikiye ayrılarak yapılmaktadır. S stilleri serbest, sırtüstü ve kelebek branşlarını kapsar. SB stili ise kurbağalama stiline aittir. Bu iki stilin karışımı olarak bazı yarışlarda SM (karışık) stil sınıflandırması da kullanılır.