HASTA VE HEKİM HAKLARI

Hastalık hali, insanı çaresiz bırakan bir durum olmakla birlikte, bir başka insanın veya insanların desteğine, müdahalesine ve bakımına gereksinim gösteren bir durumdur. İşte bu durumdaki bir insanın hakkı olarak karşımıza çıkan hasta hakları kavramı, temelde “insan haklarının sağlık hizmetlerine uygulanması” olarak ifade edilebilir ve üstelik en korumasız ve zor durumdaki insanın hakkı olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsan hakları içerisinde hasta hakları belki de telafisi en zor durumdaki insanın hakkı olarak ele alınmalıdır.

Hasta hakları konusu dünyada son 20 yıldır ciddi olarak bir gündem oluştururken, ülkemizde ne yazık ki son birkaç yıldır gündeme gelmektedir. Ülkemizde hasta hakları genellikle bazı basın organlarının, zaman zaman bazı hastane ve sağlık kuruluşlarının haberleri ile ve bazı hastaların yaşadıkları olumsuzluklarla gündeme gelmektedir.

Tüm dünyada hasta haklarının neleri kapsadığı ve neleri içerdiği bazı “uluslar arası belgelerle” saptanmıştır. Geçmiş yıllarda hasta hakları sadece tıbbi etik değerler ile korunmaya çalışırken, bu koruma giderek yasal düzenlemeler ile yapılmaya başlanmıştır. Bir çok ülke kendi yasaları içerisinde bu yasal düzenlemelerin gerektirdiklerini yerine getirmeye başlamıştır. Bir çok ülkede tabip odaları ve hasta hakları dernekleri ve konu ile uğraşan sivil toplum örgütleri bir araya gelerek ortak çalışmalar yapmışlar, yasal düzenlemelerin oluşturulmasına katkıda bulunmuşlardır.

“Hasta hakları ile ilgili ilk uluslar arası düzenleme “ Dünya Hekimler Birliği” nin 1981 yılında kabul ettiği “Lizbon Hasta Hakları Bildirgesi” dir. Bu bildirgedeşunlar öngörülmektedir;

1- Hastanın hekimini özgürce seçme hakkı vardır.
2- Hastanın, dışarıdan herhangi bir karışma olmadan klinik ve ahlaki yargılara özgürce varabilen bir hekim tarafından bakılmaya hakkı vardır.
3- Hastanın, yeterli bilgileri aldıktan sonra tedaviyi kabul etmeye ya da yadsımaya hakkı vardır.
4- Hastanın, kendisi ile ilgili tıbbi ve kişisel bilgilerin gizliliğine gereken saygıyı göstermesini hekimden beklemeye hakkı vardır.
5- Hastanın, saygın birşekilde ölmeye hakkı vardır.
6- Hastanın, uygun bir dine bağlı bir din adamının yardımı da içinde olmak üzere , ruhsal ve ahlaki teselliyi istemeye ya da reddetmeye hakkı vardır.

1990 yılından sonra hasta haklarının Lizbon Bildirgesi’nden daha ayrıntılı olarak yeniden tanımlanması için yoğun çabalar harcamış ve 28-30 Mart 1994 tarihinde Amsterdam’da “Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bürosu” tarafından bir toplantı düzenlenmiş ve sonuç olarak “Avrupa’da Hasta Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesi” hazırlanmıştır. Lizbon Bildirgesi temelde hasta-hekim ilişkileri üzerinde hasta haklarını geliştirmiş iken, 1994 bildirgesi daha ayrıntılı bir bildirge olarak dikkat çekmiştir. 1994 bildirgesinde;

1- Sağlık hizmetlerinde insan hakları ve değerleri; Herkesin insan olma nedeni ile saygı görme, kendi yaşamını belirleme, güvenli bir yaşam sürdürme, özel yaşama saygı, dinsel ve felsefi inançlara sahip olma, sağlığın korunması ve kendisi için edinilebilir en yüksek sağlık seviyesine kavuşma hakkı vardır.
2- Bilgilendirme; Sağlık hizmetlerini nasıl kullanabileceğine dair bilginin ulaşılabilirliği, sağlık kurumları hakkında tam olarak bilgilendirme, bilgilendirmenin hangi durumlarda kısıtlanabileceği, iletilen bilginin anlaşılabilirliği, bilgilendirmeyi istememesi, kendi yerine kimin bilgilendirileceğini seçme, ikinci görüş alma, sağlık personeli ve sağlık kurumuyla ilgili olarak bilgilendirilme, sağlık kurumundan taburcu olunduğunda yazılı bilgi isteme haklarını içerir.
3- Onam(Rıza); Hastanın bilgilendirilmiş onamının ön kabul olması, tıbbi girişimi reddetme ve durdurma, acil durumlarda onam, yasal temsilcilerin acil durumlarda onamı , çocukların onam verme sürecine katılması, yasal temsilcinin onam vermeyi reddettiği durumlarda izlenecek yol, hastanın onam vermesinin olanaklı olmadığı ve yasal temsilci olmadığı durumlarda karar süreci, madde kullanımı gereken durumlarda onam süreci, klinik çalışmalara katılım için bilgilendirilmiş onamı, bilimsel araştırmalarda bilgilendirilmiş onam ve etik sürece ilişkin hasta haklarını tanımlamaktadır.
4- Mahremiyet ve özel hayat; Hasta hakkındaki tüm bilgilerin ölümden sonra bile gizliliğinin sağlanması, hastaya ait bilgilerde hastanın izni, kimliğe ait bilgilerin korunması, kişinin kendisine ait bilgileri inceleyebilmesi, eksik veya çift anlamlı bilgilerde açık hale getirme, bilgileri tamamlama düzeltme, özel hayata girilemeyeceği, tıbbi girişimler ve özel hayat, sağlık kurumu ve personelinin kişilerin özel hayatını koruyacak fiziksel özelliklere sahip olmasını isteme konularındaki haklarını kapsamaktadır.
5- Bakım ve tedavi; Sağlık hizmetlerinin herkes için eşit ulaşabilirlikte ve sürekli olması, ayrımsız ve maddi değerlerden bağımsız olması, hastaların sağlanan hizmetlerin her düzeyinde karar süreçlerine katılımı, teknik standartlar ve sağlık personeli bakımından nitelikli sağlık hizmeti isteme, hizmetlerin sürekli olmasını isteme, sağlık personelinin hasta seçimi yapması gereken durumlar, hastanın sağlık personelini ve kurumlarını seçip değiştirebilmesi, hastanın başka sağlık kurumuna nakli ve evine gönderilen hastalar için evde bakım hizmetleri, hastaların tanı, tedavi ve bakımları sırasında saygı görmeyi isteyebilmesi, son bilgilerin ışığında çektikleri acıların dindirilmesi, yaşamlarının son dönemlerinde insanca bakılıp, saygın biçimde ölme konularındaki hasta haklarını içerir.
6- Başvuru; Hastaların bu belgede belirtilen olanaklara ulaşabilmek için yapabilecekleri konusunda hakları tanımlanmıştır.

Ülkemizde sağlık politikaları konuşulurken, bu politikaların yapılandırılması ve hedefleri, temelde, yukarıda tanımlanması ana başlıklar halinde yapılmış bu temel hasta hakları ile ilgili taşların üzerine yapılandırılması gerektiğine inanmaktayız. Ülkemizin sağlık politikalarının temel taşları, Lizbon ve Amsterdam bildirgeleri de göz önüne alınarak oluşturulmalıdır. Hasta hakları üzerine yapılandırılmayan sağlık politikaları insanca değerler üzerine oturmayacaktır.

Hasta hakları konusu, bir üçgen arasında gidip gelmektedir. Ülkemizde sağlık işleyişi, devlet-hasta-sağlık personeli arasında olmaktadır. Hasta hakları denildiği zaman, devlet genellikle hasta ve sağlık çalışanlarının arasından çekilmekte ve bu iki grup karşı karşıya gelmektedir. Temelde sağlık hizmetlerinin temel taşlarının başında, sağlık hizmetlerine kolay ulaşabilme, eşit koşullarda ulaşılabilir ve sürekli olması, yüksek nitelikte ayrımsız ve maddi değerlerden bağımsız olması, ancak hastaların tanı ve tedavi ve bakımları sırasında saygı görmeleri gelmektedir. Bunlar da, ancak, iyi oluşturulmuş bir sağlık sistemi ile mümkün olacaktır. Bu sağlık sistemini bir türlü kuramayan ve işletemeyen bir yapı, görüldüğü gibi hasta haklarının yaşama geçmesini engelleyen en önemli etmendir.

Ülkemizdeki temel sağlık ölçütlerini göz önüne alan bir analiz yapmak ve var olan durumu dünya ülkeleri ile de karşılaştırmak sorunun hangi boyutlarda olduğunu gözler önüne sermektir. Bir ülkenin temel sağlık göstergeleri o ülkede sağlığa, hastalara dolayısıyla hasta haklarına verilen öneme işaret etmektedir. Tüm bu temel ölçütlerin sorumlusu olan devletin, bu ölçütleri düzeltmek için önemli bir çabası yokken, 01.08.1998 tarihinde “hasta hakları yönetmeliği” çıkarılması bu konuda samimiyetsiz olunduğunu göstermektedir.

Avrupa ülkeleri içinde çocuk ve bebekleri en çok ölen ülke Türkiye’dir. Toplumsal sağlık düzeyini ölçmekle ve uluslar arası karşılaştırma yapmakla kullanılan temel gösterge olan Çocuk Ölüm Hızı (ÇÖH) bakımından Türkiye’nin durumunun hiç iç açıcı olmadığı gözlenmektedir. Türkiye’de ÇÖH binde 47’dir. Aynı hız Avrupa ülkelerinde binde 5 ile 10 arasında değişmektedir. Türkiye gelirini sağlık alanına ayırmadığı için ölmektedir. Türkiye’nin sahip olduğu ulusal gelir düzeyi dikkate alındığında çocuk ölüm hızının binde 47 değil, yaklaşık olarak en fazla binde 30 olması gerekmektedir. Aradaki fark UNICEF tarafından (-) 17 puanlık kötü performans olarak değerlendirilmektedir. Yani Türkiye sağlık göstergesi bakımından kötü performans sergileyen ülkeler arasındadır. Kötü performansın nedeni ise eldeki ulusal geliri bile gerektiğişekilde kullanamayan yönetim yapısından kaynaklanmaktadır.

Bu kötü gösterge örnekleri sayfalarca uzayıp gitmektedir. Uzayıp giden bu kötü göstergeler sağlık sistemimiz içerisinde yeterli hizmeti alamayan vatandaşlarımızın, hasta haklarını elde edememedeki en önemli etmenin mevcut devlet yönetiminden kaynaklandığını ortaya koymaktadır.

partimizin olarak öncelikle bunun net olarak ortaya konulması gerektiğine inanmaktayız. Hasta haklarının yaygın olarak elde edilmesindeki en önemli yolun yönetmelik çıkarmakla olmayacağı mevcut sağlık göstergelerini düzeltme ile olacağını önemle vurgulamak istiyoruz.

Amsterdam Bildirgesi’nin satır araları iyi değerlendirildiğinde hasta hakları konusunda bilimsel düzeyin yüksekliği ve iyi bir tıp eğitiminin ne denli önemli olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Ülkemizde giderek artan Tıp fakülteleri temel donanımlarından eksik olarak açılmakta, mevcut eğitim giderek niteliksizleşmekte, sonuç olarak aksayan tıp eğitimi ve bilimsel araştırmaya ayrılan zamanın azalması, sistemdeki sorunların ağırlaşmasına neden olmaktadır. 1964 yılında 4 olan Tıp fakültesi sayısı 1998 yılında 47’ye yükselmiştir. Bu durum tıp fakülteleri arasında eğitim olanakları bakımından da önemli farklılıklar yaratmaktadır. Örneğin fakülte kütüphanelerinde öğrenci başına düşen referans kitap sayısı Ankara Tıp’ta 13, Çukurova Tıp’ta 14, Dokuz Eylül’de 53 iken, Erzurum Atatürk Tıp Fakültesinde 1, Dicle Tıp’ta 2, Trakya Tıp’ta 1, Süleyman Demirel Tıp Fakültesinde 0’dır.

partimizin olarak ileride ayrı bir başlıkta değerlendireceğimiz Tıp Eğitimi konusunun da hasta hakları açısından son derece önemli olduğunu ifade etmek istiyoruz.

Ülkemizde hasta hakları konusunda bir çok yasal eksiklik mevcuttur. Hasta hakları bir çok yasanın içerisinde tam tanımlanmamış olarak var iken ve ciddi olarak yetersizlik gösterirken, yasa koyucu bu konuyu yeni yasalar çıkararak, eskileri gözden geçirmek ve düzenlemek yerine yönetmelik yaparak, hasta haklarını tanımlarken, “mevzuat tarafından teminat altına alınmış bulunan hakları ifade eder” diyerek, ülkemizdeki hasta hakları konusunda yeterli yasal düzenleme bulunduğunu var saymaktadır. Mevcut yasalarımız (“mevzuatımız”) hasta haklarını korumaktan çok uzaktır.

partimizin olarak, hasta haklarının korunmasında sağlık sisteminde ciddi düzenlemeler yaparak kötü göstergeleri düzeltmek gerekliliği ile hasta hakları konusunda ilişkili yasaların da tek tek gözden geçirilerek düzenlenmesi gerektiğine inanıyoruz. Hasta haklarını korumada önemli olan bir diğer konu da, hasta haklarının elde edilmesinde sağlık çalışanlarının haklarının da yerli yerine oturulması gerekliliğidir. Sağlık hizmeti üçgeninde sorunları çözülmemiş, yaşam sıkıntısı çeken sağlık çalışanları var olduğu sürece de hasta haklarının yerli yerine oturduğunu söylemek zor olacaktır. Sağlık alanında çalışanların, hekimlerin ücretlerinin düşüklüğü sağlık çalışanlarındaki motivasyonsuzluğun en önemli etkenidir ve tümünü ek gelir kaynakları aramaya, hekimleri muayenehane açmaya, yarı süreli çalışmaya yöneltmektedir. Yukarıda söylendiği gibi yarı süreli çalışma kamu kurumlarındaki hizmet niteliğini düşüren ve muayenehane ile kamu kurumu arasında istenmeyen ilişkilerin gelişmesine neden olan önemli etmenlerden birisidir. B
u durum bir çok sağlık kuruluşunda devletin 01.08.1998 tarihinde çıkarmış bulunduğu “hasta hakları yönetmeliğinin” bir çok maddesinin uygulanmamasına ve çiğnenmesine yol açmaktadır. Bu nedenle tam süre uygulaması ile birlikte, tam süre kamu sektöründe çalışmayı teşvik eden sağlık çalışanlarına emeklerinin karşılığı olan ücretin verilmesi kamu sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi yolunda atılacak en önemli adımlardan birisi olacaktır. Bir sağlık kurumunda sağlık hizmetinin sürekliliği, hasta hakları bakımından Amsterdam Bildirgesindeki karşılığını bulması açısından önemlidir.

Sağlık Bakanlığının çıkardığı hasta hakları yönetmeliği bir çok bakımdan eksiklikler içermektedir. Örneğin, 8.madde de dile getirilen “sağlık kurum ve kuruluşlarını seçme hakkı” mevzuatın öngördüğü usul veşartlara riayet edilmekşartı kaydına takılır ve bu hak yalnızca parası olanların özel sağlık kuruluşlarını seçme hakkını doğurur. Ancak bu hak ülkemizde mevcuttur. Aynışekilde “mevcut sevk zincirine uyulmakşartı ile hasta sağlık kuruluşunu değiştirebilir” ifadesi de gerçekçi değildir. Bunun bir anlam taşıması için nitelikli, ulaşılabilir, eşit ve ücretsiz birinci basamak hizmetinin yaygınlaşmasışarttır. Bu koşullar sağlanmadan çıkarılan yönetmelik de askıda kalmaktadır. Bu yönetmelik, yukarıda belirtmeye çalıştığımız gibi bir çok eksik ve gerçekçi olmayan konuyu içermektedir. Bu nedenle ciddi olarak gözden geçirilmelidir ve yasal dayanakları oluşturulmalıdır. Bu yönetmelikte çok çarpıcı olarak, hastanın hekim seçme özgürlüğü bedelini ödemek kaydına bağlamıştır. Oysa bu bir hasta hakkı değil, sağlık hizmeti satın alma hakkını ifade etmektedir.

Hasta hakları açısından mevcut “hasta hakları yönetmeliği” dışındaki mevcut olan yasal düzenlemelerin bir kısmını hatırlatmakta ve eksikliklerini belirtmekte yarar mevcuttur.

1982 tarihli T.C Anayasasının 56. maddesi ile “herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama ve kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanmak” hakkına sahip olduğu kabul edilmiş “ devletin herkesin beden ve ruh sağlığını korumada görevli” olduğunu vurgulamıştır.

04.04.1930 tarihli 1593 sayılı “Umumi Hıfzısıhha Yasası”, özellikle koruyucu sağlık hizmetlerinin esaslarını belirleyen temel yasalardan biridir. Bu yasanın hasta, sağlık kuruluşu, sağlık personeli ekseninde düzenlemeleri yetersizdir.

1219 sayılı “Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair Yasa” (11.04.1928 ) hekim ve diş hekimlerinin yapacakları her türlü işlemde hasta rızası gerektiği konusunda yaptırımlar getirmektedir. 1219 sayılı yasanın yaptırım alanı özellikle muayenehane hekimleri ile sınırlı kalmaktadır.

6023 sayılı “Türk Tabipler Birliği (T.T.B) Yasası” hasta hakları açısından çıkan sorunların çözümlenmesinde TTB ye önemli görevler yüklemiştir. 6023 sayılı TTB yasasının 49. madde son fıkrasındaki “sanat icrasından meni müddetince memur azaların memuriyeti ile ilgili vazifelerine halel gelmez” saptaması gerçekte sonun başlangıcı gibidir.

3816 sayılı “ Ödeme Gücü Bulunmayan Vatandaşların Tedavi Giderlerinin Yeşil Kart Verilerek Devlet Tarafından Karşılanması Hakkındaki Yasa” (18.06.1992 ) sosyal güvenlik kurumlarının sağladığı sağlık hizmetlerinden faydalanmayan ve belli yoksulluk sınırının altında olan kişilere yataklı tedavi hizmetlerinin devlet tarafından ücretsiz verilmesini öngörmüştür. Kişilere yönelik istisnai katkıları bir yana bırakılacak olursa “Yeşil Kart” uygulaması hasta haklarının en temel ilkelerini görmezlikten gelmektir.

Ülkemizde hasta haklarına ilişkin düzenlemelerden en önemlisi, kuşkusuz 19.02.1960 tarihli “Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi” dir. Yasal yaptırımı neredeyse hiç olmayan Nizamname, etik önermelerden öteye gidememiştir. Hekimlerin cinsiyet, ırk, milliyet, din ve mezhep, ahlaki düşünce, karakter veşahsiyeti, sosyal seviye, mevkii ne olursa olsun muayene ve tedavi hizmetlerinde azami dikkat ve ihtimamı göstermekle yükümlü olduklarına ilişkin saptamalar iyi niyet yaptırımlarına takılıp kalmış, söz konusu nizamnamenin geliştirilerek güncelleştirilmesine yönelik çabalar da bir türlü sonuç vermemiştir.

Görüldüğü gibi, ülkemizde hasta haklarını ilgilendiren düzenlemelerin çoğu ya yetersizdir, ya da etik önermelerden ibarettir. partimizin politikası olarak hasta haklarını ilgilendiren yasaların tek tek gözden geçirilerek, ulusal yapımız ve önceliklerimiz dikkate alınarak, uluslararası metinler de göz önünde tutularak yeniden düzenlenmeler yapılması gerektiği açıktır.

HEKİM HAKLARI

Hekim hakları ne demektir?

Mesleki uygulamayı yapabilmek için, nitelikli bir hekimlikten söz edebilmek için, bir başka deyişle de hekimlere bir takım ödevleri ve sorumlulukları yükleyebilmek için gerekliliği ön görülen haklardır.

Günümüzde, sağlık hizmetlerinin yürütülebilmesi sırasında hasta haklarının sık sık dile getirildiği görülmektedir. Bu durum, paylaşımcı ve yol gösterici bir özellik taşıması gereken modern hekim- hasta ilişkisi açısından vazgeçilmez bir zorunluluktur. Çünkü çağlardır otoriter bir konumda bulunan, hastasının tanısını ve tedavisini saptadıktan sonra, onun tutacağı yolu tek başına belirleyen bir hekim vardı. Bu tek belirleyici oluş, aslında üstlenmesi çok zor bir yükün de habercisi ya da sorumlusu olarak kabul edilebilirdi. Bir yandan hekimliğin insanla yaşıt bir meslek oluşu, öte yandan hekimlerin sağlık meslekleri içinde hemen her dönemde alınabilecek en uzun ve zahmetli eğitimi alıyor olmaları, onları bu, gerçekten çok ağır yükün altına itiyordu.

İnsanlığın en önemli kazanımlarından birisi olan bireysel hakların “doğal, vazgeçilmez ve devredilemez” haklar olarak tescil edilmesi önemli bir dönüşümün ilk adımları olmuştur. Böylece hem ilahi (göksel) hukuk kavramından tabi (doğal) hukuk kavramına geçirilmiş, hem de insan hakları kavramı siyasi otorite karşısında bireyin çeşitli ihlallerle karşılaşmasını önleyici bir öğe olabilmiştir. Aynı kavramın tıp dışında da çeşitli alanlardaki izdüşümlerini görmek mümkündür. Hasta hakları, insan haklarını kendisine çıkış noktası olarak alabileceğimiz, ancak elbette ondan oldukça farklılaşmış bir tür haklar olsa gerektir.

Ancak burada altını özenle çizmemiz gereken birkaç nokta bulunmaktadır. Bunlardan birisi, hasta haklarını kabul etmenin sağlık kavramından vazgeçmek demek olmadığıdır. Sağlıklılık ile hastalık birbirinden farklı iki durumdur ve her ikisiyle ilgili farklı haklardan ve bunların temellendiği dayanaklardan söz etmek mümkündür. Bir başka nokta da hasta hakları ile hekim haklarının ya da hasta haklarını ile öteki sağlık çalışanlarının haklarının birbirinin karşıtı, birbirinin etkisini ortadan kaldırıcı haklar olmadığıdır. Ne hasta haklarının yaşama geçirilmesi hekimler açısından “bir kalenin kaybı” sayılmalı, ne de hekimlerin haklarıyla ilgili kazanılan herhangi bir gelişme, hastaların verdiği bir ödünle bağdaştırılmalıdır. Sonuçta dünya üzerindeki herkes, ki buna hekimler de elbette dahildir, “hasta olma” riskini taşımaktadırlar. Dolayısıyla bu gerçeğin farkında olmak da, aslında hekimlerin ve hastaların rakip takımlar ya da karşı taraflar olmadığını, aynı süreci birlikte yaşamak zorunda kalan iki kesim olduğunu
ortaya koyacaktır. Bu nedenle günümüzde hekim-hasta ilişkisi, sözü edilen haklar temel alınarak “karşılıklı katılma” esasına göre yeniden tanımlanmak zorundadır.

Etik Açıdan Hekim Hakları Neler Olmak Gerekir?

Hasta hakları ülkemiz için yeni sayılabilecek bir zaman dilimi içerisinde tartışıla dursun, mesleki ilişkide “egemen” konumda olduğu varsayılan hekimler açısından her zaman ödevler ve sorumluluklar tanımlana gelmiştir.

Bu yaklaşımın hekimlere güvensizlik duyulduğu gibi bir temele oturduğu söylenebilir. Çünkü böylelikle hekimler açısından nelerin onların hakları sayılabileceği ve hangi uygulama ya da yaklaşımların da hekimlere haksızlık olarak algılanmasının mümkün olabileceği hiç dile gelmemektedir. Hekimleri amir ya da otoriter buyurgan konumda saymanın, bu her ne kadar gerekli ve aynı zamanda gerçekçi olmasa da, onları yetkiler, sorumluluklarla donatma, onlara ödevler dayatmadan ibaret bir ortamın yaratılması; böylelikle de onların bir takım haklarının varlığının bile pek dile getirilmemesi söz konusudur. Oysa günümüzde hekimler ne aristokrasinin birer temsilcisi, ne de üst düzey gelir gurubuna ait bir mesleğin sahibidirler. Bütün bunların ortak bir sonucu olarak, onların egemen konumda bulunmadığını söylemek de mümkündür. Belki de tüm bu saptamaların dayandığı nokta, sağlık mesleklerinin uygulaması sırasında haklardan söz edilmesinin, başta hekimler ve hastalar olmak üzere, bu etkinliklerin tüm tarafları için bir zorunluluk olduğudur.

1- Nitelikli eğitim alma ve bilgiyi yenileme hakkı;

Hekim olabilmenin gerekli ve ön koşullarından başta gelenlerinden birisi, onun yeterli ve nitelikli bir eğitim alarak, çağdaş tıp bilgi ve becerileriyle donanmış biçimde tıp fakültesinden mezun olma hakkıdır.

Elbette söz konusu eğitim süreci, fakülteyi bitirmekle sonuçlanan, kesintili bir süreç olmayıp, mezuniyet sonrası dönemde de uzmanlık eğitimi ve sürekli tıp eğitimi bağlamlarında da geçerli olması gereken bir özellik taşımalıdır. Ancak burada üzerinde duracağımız aşama, sadece tıp fakültelerinde sürdürülmekte olan eğitim sürecidir.

Türkiye’deki tıp eğitiminin eleştirisel değerlendirmesini yapan ve Cumhuriyet dönemi içerisindeki görünümünü ele alan tüm çalışmalarda vurgulananlar, hemen hiç değişmeksizin aynıdır.

Başlıca tema; Tıp eğitiminin ezbere dayalılığı, sorgulamaya ve eleştirisel düşünceye kapalı oluşu, öğrenci sayısının fazlalığı, buna karşılık dershane, laboratuar, kütüphane olanaklarının kısıtlı oluşu, uzmanlaşmaya ve sadece tedavi ediciliğe yönelik bir ders programı anlayışının egemen olması, öğrencilere etik duyarlılığın ve iletişimin becerilerinin yeterince kazandırılamamasıdır.

Sonuç olarak, fakültelerimizde hekimlerin ilerideki çalışma koşullarına ve doğacak gereksinime göre yetiştirilmedikleri özetlenebilir.

Tüm bu makale ve yazılarda dikkati çeken bir başka öğe de yıllar içinde tıp fakültesi sayılarında görülen artıştır. 1970’e kadar ülkede 7 tane tıp fakültesi varken, 1970- 1980 yılları arasında 10, 1980- 1990 yılları arasında 8, 1990- 1997 yılları arasında 16, yeni tıp fakültesi açılmıştır. Ancak bu 10’ar yıllık dönemlerde ne ülke nüfusunda, ne de hastaların hekime başvurma sıklığında, tıp eğitimi veren kurum sayısının bu kadar artmasını gerektirecek ölçüde bir artış söz konusu olmamıştır. Üstelik 1993- 2000 yılları arasını kapsayan hekim projeksiyonunda,şimdiki fakülte kontenjanlarıyla devam edildiği takdirde, hekim işsizliğinin iki binli yılların başında, kendini son derece belirgin bir biçimde göstereceği, ülkemizin Sağlık Bakanlığı tarafından da kabul edilmiştir. Ancak hem üniversitelerin tıp fakültelerince, hem hekimlerin meslek örgütünce bu sayısal artışın mantıksızlığı ve gereksizliği yıllardan beri dile getirildiği halde, uygulamaya yansıtılamaması ülkemizde genelde sağlık politikaları oluşturma düzey
inde belirli bir sağırlığın ya da küntlüğün yaşandığının göstergesi olsa gerektir.

Nitelikli bir eğitim alma hakkını yaşama geçirememiş hekimi, yeterli bilgi, beceri tutturamamakla suçlamanın ve onu ülke düzeyinde düşük nitelikli biçimde gerçekleştiren bir eğitimin sonuçlarından sorumlu saymanın mantıklı bir gerekçesini bulabilmek oldukça güçtür.

2- “Yeterli” ücret edinme hakkı;

Her alanda olduğu gibi, bilgi ve emek yoğun bir insan etkinliği olan hekimliğin de bir ücret karşılığı olmalıdır. 2001 yılı için aylık hekim ücretleri pratisyenler için 350 milyon TL, uzmanlar için 550 milyon TL kadardır. Ülkemizde sayıları 80 bini geçmiş olan hekimlerin % 60 kadarının, kamu alanında çalıştığını göz önüne alırsak, 300- 450 $ karşılığı aylık ücretlerin, hekimlerin belirli bir akademik, bilimsel düzeyi yakalamaları için yeterli olmadığı açıktır. Hekimlere yönelik uygulanmakta olan düşük ücret politikası onları ikinci, üçüncü işler bulmaya zorlamaktadır. Bunun bir takım olumsuz sonuçları bulunmaktadır. Kamu alanında verilen sağlık hizmetinin ve tıp eğitiminin aksaması, motivasyonun düşmesi, verimliliğin azalması bunlardan ilk akla gelenlerdir. Aslında temeldeki en önemli sonuç hekim emeğinin ucuzlamasıdır. Böylece hem kamuda ve hem de tüm aldatıcı görünümüne karşın özel sektördeki hekim ücretlerinin düşük tutulması söz konusu olmaktadır.

3- Meslek uygulaması sırasında;

Hekimin meslek uygulaması sırasında dile getirilmesi gereken haklarının başlıcalarışunlardır;

Etik kuralları gözeterek uygulamada bulunma hakkı,

Baskı altında olmadan mesleğini uygulama hakkı,

Çağdaş, bilimsel olanaklardan yararlanma hakkı,

Hastayı reddetme hakkı,

Mesleki risklerden korunma hakkı,

Danışma hakkı.

Hekimlik mesleğinin uygulanması sırasında evrensel düzeyde geçerlilik taşıyan etik ilkelere uyabilmek bir hekimlik hakkıdır. Bu nedenle hekimler mesleklerini yürütürken etik ilkelerin çiğnenmesini gerektiren